Özet: Makale, Marx’ın “tarih” terimiyle neyi kastettiğini inceliyor. Bunun için terimin tarihselci bir kavranışından uzaklaşıp Marx’ın yürüttüğü araştırmanın mantıksal karakterinin altını çiziyor. Kapitalist üretim tarzının mantıksal modelini ve içkin zamansallığını kavramlaştırmış olan Marx, bu üretim tarzının nasıl “doğduğunu” ve “sona erdiğini” de kavramlaştırabilir. Bu, sermayenin doğuş anında tam işleyişine niteliksel olarak karşılık gelmeyen koşullarla karşılaştığı anlamına gelir. Bu mantıksal olgu, kapitalist üretim tarzının iç tarihselliğine, yani başka bir üretim tarzının egemen olduğu bir ortamda gelişmeye başladığı, hayatının ideal sıfır anına işaret eder. Tabi kılmanın farklı evrelerini çözümleme zorunluluğu buradan doğar. Bu evreler, sermayenin kendi niteliksel doğasına karşılık gelen temelleri nasıl geliştirdiğini ve sermaye haline gelmiş sermaye olarak konulmuş koşuluna nasıl ulaştığını gösterir. Kapitalist üretim tarzından insanın doğa içindeki yeniden üretiminin tarihsel bir evresi olarak söz edildiğinde, bunun mantıksal bir zamansallık olduğu anlaşılmalıdır: “tarihsellik” budur.
Aşağıdaki satırlarda “tarih” terimi üzerine kısa bir düşünme yürütmek istiyorum. Bilindiği gibi, Marx’a göre kapitalist üretim tarzı “tarihsel”dir. Ama Hegel’in bize öğrettiği gibi, bekannt (bilinen) erkannt (kavranmış) demek değildir. Gerçekten de kapitalizmin “tarihsel” olduğunu söylemekle yetinildiğinde, “süre” ile “özgül süre” ya da salt bir ardışıklık ile organik olarak yapılanmış anların ardışıklığı birbirinden ayrılmamış olur. Bir yanda özdeş olanların bir dizisi var. Öte yanda, süreklilik içinde niteliksel bir süreksizlikle belirlenen anların bir dizisi.
Antonio Labriola’nın (1977, s. 320-325) belirttiği gibi, tarih terimiyle iki farklı kavram anlatılır: “olay” ve “olayın anlatısı”. Kapitalist üretim tarzının “tarihselliği” de böylece iki anlama gelebilir. Tarih yalnızca olayın anlatısı demekse, Kapital betimleme anlamında tarihseldir, çünkü 19. yüzyıl sanayisindeki işçilerin durumundan ve o dönemin kapitalizminden söz eder. Bu durumda tarihsellik yalnızca geçicilik anlamına gelirdi: dün var olan bugün artık yoktur, yarın da başka türlü olacaktır. Ama böylece her şeyin değiştiği yolundaki sıradan görüşe düşeriz. Bu yoruma göre “tarihsellik”, “sermayenin zamanı” değil, “zaman içindeki kapitalizmin” bir betimlemesidir, ve bu betimleme ya “kapitalizm” kavramını ya da “zaman” kavramını önceden varsayar. Kapitalist üretim tarzının tarihselliğini bu biçimde kavrarsak, Kapital bugün hiçbir işe yaramaz, çünkü çağdaş dünyadan söz etmez.
Bu türden bir yorumun önemli kuramsal sonuçları var. Bir yandan, “tarih”in özerk bir şey olarak, tözsel varlıklar olan insanların içinde bulunduğu bir alan olarak anlaşıldığı bir modelle karşı karşıyayız. Öte yandan bu yorum, sonunda, kendiliğinden kategori belirlenimlerine dönüşen “olgular”ın pozitifliğine dayanmaya varır. Bu durumda süreç kavramı kaybolur.1
Marx’ın niyeti başka gibi görünüyor. Marx tarih kavramının öteki anlamına, olayın kavramsal belirlenimine gönderme yapar. Kapital‘de anlatı anlamında tarihsel betimlemeler elbette vardır, ama kitabın belirlenmiş “tarihselliği” bu değildir. Gerçek tarihsellik şuradadır: “kapitalist üretim tarzı” adını alan kuram, mantıksal olarak bir başlangıcı ve bir sonu olacak biçimde kurulmuştur, ve bir uçtan öbürüne serimleme kendi yasaları olan bir süreçtir. Bu hareketin bütünü sermayenin tarihini temsil eder. Sermaye, içkin çelişkisine bağlı bir iç dinamiğe sahip olduğu ölçüde tarihseldir. Biçim belirlenimlerine dayanan bu kuramsal yapının doğrudan bir ampirik göndergesi olması gerekmez (Mazzone, 1987).
Demek ki elimizde mantıksal bir zamansallık var, ve onun içinde iki yön ayırt edebiliriz. 1) Sermaye (içkin çelişkisine bağlı olarak) kategorilerin serimlenmesi olduğu ölçüde, hareketinin belirli bir gelişimi vardır. Bu gelişim, emeğin tarihinin daha da genel süreci içinde bir evre olan bir modelin toplam süresini oluşturur. 2) Bunun ardından kapitalist üretim tarzının bir alt-zamansallığı gelir: süreç, onun iç “zaman”ını temsil eden “evreler”den geçer.
Geleneksel tartışmada Kapital‘deki tarih sorunu, “mantıksal yöntem” ile “tarihsel yöntem” arasındaki ilişkiye dair bir sorun olarak da ele alındı, özellikle para-biçiminin gelişimi bakımından. Buna göre değer-biçimini elde etmek için mantık yeterliydi, ama para-biçimini elde etmek için gerçek, “tarihsel” bir süreç gerekiyordu. Burada da tarih ile mantığın birbirinden ayrıldığı, sonra da her birinin özerk olarak belirlenmesinin ardından aralarında ilişki kurulmaya çalışıldığı görülüyor. Farklı tutumlar elbette daha ayrıntılı, onları burada tek tek sergilemek mümkün değil. Yine de bu bölünme, hepsinin temel belirlenimini oluşturuyor.2
Öyleyse “mantıksal yöntem” ile “tarihsel yöntem” meselesini başka türlü koyabiliriz. Bu ilişkinin yerine, sermaye kavramına içkin mantığın iki farklı düzeyini geliştirmemiz gerekiyor. Bunlara “mantık 1” ve “mantık 2” diyeceğiz.
Mantık 1. Bir yanda kategorilerin saf biçimlerinin gelişimi, yani sermaye kavramının genel çıkarsaması içindeki özsel tanımları var. Bu tanım, kategorinin özgül niteliğini, kuramsal mimarideki rolünü belirler.
Mantık 2. Öte yanda, kapitalist üretim tarzı doğduğunda henüz tam olarak kapitalist olmayan bir biçimin bulunduğunu biliyoruz. Kapitalist üretim tarzı, hayatının ideal sıfır anında, başka bir üretim tarzının egemen olduğu bir ortamda gelişmeye başlar. Bu da başlangıçta kendi biçimlerinin, kapitalist üretim tarzında işledikleri gibi işlemediği anlamına gelir. Kapitalist üretim tarzı ise üretimin maddi temellerini, kavramına uygun bir hareket biçimine kavuşacak şekilde dönüştürmüş olandır. Ne var ki bu dönüşümün zorunluluğu tarihsel değil mantıksaldır, çünkü sermayenin kendiliğinden oluşmuş (naturwüchsig) başlangıç koşulundan konulmuş koşuluna geçmek için yapması gereken hareketi kavramlaştırmak gerekir. Önkoşullarını kendisi koyduğu andan itibaren sermaye, niteliksel doğasına karşılık gelen bir temel üzerinde evrilir.
Kapitalist üretim tarzı, emek süreci ancak değerlenme sürecinin bir anı olarak gerçekleşebildiğinde kavramsal olarak doğar. Emek sürecinin nesnel koşulları (emek gücü ve üretim araçları) başlangıçta birbirinden ayrıdır ve ancak emeğin sermayeye tabi kılınmasından sonra bir araya gelebilir. Bir yanda “emek” ve “sermaye” kategorilerinin mantıksal gelişimi var. Bunlar üretici güçlerin varoluş biçimlerini temsil eder ve basit dolaşımın çelişkilerine uygun bir hareket sağlar. Bu model mantık 1’e aittir.
Ama emeğin tabi kılınması başlangıçta salt biçimseldir. Kapitalist üretim tarzı, kendi mantığına göre önce kurulur, sonra genelleşir. Hazır biçimlenmiş olarak doğmaz. Verili koşullar tabi kılındıktan sonra, değişiklikler yoluyla içerik (emek süreci) uygun biçimini alır. Bu uygunlaşmanın farklı evreleri tarihsel betimlemeler olarak değil, tabi kılmanın mantıksal evreleri olarak anlaşılmalıdır. Bunlar elbette ikinci bir aşamada tarih yazımı araştırmasına olanak tanır, ama bu Kapital‘in nesnesi değildir.
Demek ki sermayenin “kendisi-haline-gelişi” kavramının mantığının dışında kalmaz. Kapitalist üretimin temel belirlenimleri zaten konulmuş olduğu ölçüde, tabi kılma ve uygunlaşma onun mantıksal gelişiminin ayrılmaz parçasıdır. Böylece sermaye ile emeğin “ilk” karşıtlığı (kapitalist üretim tarzının ideal sıfır anı), sermayenin mantığıyla hiçbir ilişkisi olmayan bir sürecin sonucudur. Bunu izleyen bütün anlar ise, biçimsel tabi kılmadan gerçek tabi kılmaya geçiş de dahil, sermayenin hareket biçimleridir.3
Tabi kılmanın farklı evreleri, Marx’ın ister kişisel deneyimiyle ister ansiklopedik okumalarıyla tanıdığı bir sürecin mantıksal modelini oluşturur. Yine de altını çizmeliyiz: söz konusu olan kuramsal modeldir.
İşin paradoksu şu ki, Marx’ın araştırmasının geçerliliğini göstermek için örnekleri sunarken gösterdiği titizlik, bu araştırmanın aleyhine işledi. Kapital‘e hazırlık niteliğindeki çalışmalarda, basılı kitapta karşılaştığımız ampirik veri bolluğu yoktur. Marx hazırlık sırasında diyalektik gelişimi derinleştirmişse, Kapital‘de bu gelişim ileri sürülen tezlerin olgusal kanıtlanması içinde “boğulmuş”tur. Bu bölümlerdeki binlerce “tarihsel ve betimleyici” öğenin anlamı buradadır: kuramın mantıksal gelişimini olgusal örneklerle doğrulamak. Ama bu öğeler böylece salt “olgu” niteliğini yitirir, çünkü kuramsal bağlam içindeki konumlarından belirli bir anlam alırlar (bir olgular toplamı bir kuram oluşturmaz). Bu “olgu”ların yoğun varlığı, Kapital‘in bazı “tarihselleştirici” okumalarının nedenlerinden biri olabilir.
Mantık 1’in bu tarihselleştirici bakış açısıyla mantık 2’ye indirgenmesi, mantığın düpedüz (tout court) ortadan kalkmasına yol açtı. Böylece kuram, ilk dönem kapitalizmi üzerine tıka basa doldurulmuş bir kitaba dönüştü. Öyleyse yapılması gereken, geleneksel tartışmada birçok okurun tarihsel betimleme olarak yorumladığı şeyin eleştirisidir, yani bu gelişime içkin mantığı göstermektir. Bu kavramları emeğin sermayeye tabi kılınmasını çözümleyerek açıklamaya çalışacağım.4
Mantığın biçimleri üzerine
Mutlak artı-değer kategorisinin iki anlamı vardır: 1) oluşmuş (geworden) kapitalist üretim tarzında artı-değerin statik boyutu, yani mantık 1; 2) oluşmakta olan (werdend) kapitalist üretim tarzındaki sıfır anı, yani mantık 2 (Marx, II/10, s. 284).
Göreli artı-değerin de iki anlamı vardır: 1) oluşmuş kapitalist üretim tarzında artı-değerin dinamik boyutu; 2) oluşmakta olan kapitalist üretim tarzının farklı biçimlerinin gelişimi (Marx, II/10, s. 284; II/3.6, s. 2130).
Mutlak artı-değer üretimi kapitalist üretim tarzının genel varoluş koşuluysa, göreli artı-değer üretimi onun en uygun hareket biçimidir. Dinamiğin motoru değerlenme olduğuna göre, eğilim, gerekli emek zamanının toplam iş gününe oranla olabildiğince azaltılmasıdır. Bu azalma, emek üretkenliğinin sürekli artırılmasıyla mümkün olur.
Sermaye önkoşullarını koyduğunda, artı-değerin iki biçimi onun dinamiğinin anlarını, yani bu sürecin mantıksal evrelerini temsil eder.
Basit işbirliği tabi kılmanın ilk biçimidir. Bu haliyle, genel olarak toplumsal emeğin en basit biçimiyle var olan gerçekliğidir. Bu biçimde yalnızca kapitalist üretim tarzında bulunmaz (Marx, II/1.2, s. 428 vd.; II/10, s. 301 vd.; II/3.1, s. 229). Ne var ki işbirliği yalnızca kapitalizme özgü olmasa da, kapitalist üretim başlangıçta işbirliğine dayalıdır. Sermaye emek sürecini tabi kıldığında, göreli artı-değeri artırmak için üretkenliği yükseltmeye yönelir. İdeal sıfır anında, sermaye verili koşulları henüz değiştirmemişken, bunu yapmanın en basit yolu toplumsal emeğin doğal üretici gücünü, yani işbirliğini sömürmektir. Kapitalist üretim tarzı, insanın yeniden üretiminin şu özellikleri taşıyan evresidir: 1) üretimin toplumsallığı yalnızca “dışsal” değildir (basit dolaşım dünyasındaki gibi, özerk üreticilerin mübadele yoluyla etkileşimi), “içsel”dir (aynı kolektif amaca tabi kılınmış üreticilerin etkileşimi); 2) bu toplumsallık üretimin kendisinin yapısal koşuludur. Başka çağlarda da işbirliği vardıysa, bunlar belirli büyük işlerin gerçekleştirilmesine bağlı olağandışı durumlardı. Kapitalist üretim tarzıyla birlikte işbirliği üretim sürecinin kalıcı koşulu haline gelir ve onu kullanan alanın yüksek üretkenliği sayesinde bütün toplumsal üretime yayılma eğilimi gösterir. Bu açıdan kapitalist üretim tarzı, emeğin toplumsallığının fiilen genelleşmesine açılan geçit yoludur (Marx, II/10, s. 299; II/3.6, s. 2144 vd.).
Manüfaktürle birlikte emek sürecinde ilk niteliksel değişiklik gerçekleşir ve süreç tipik olarak kapitalist bir biçim alır (Marx, II/10, s. 304 vd.). Marx’ın bu sayfalarda kullandığı üretim tarzı kavramı bu noktada birçok yanlış anlamaya yol açtı. Bu yüzden önce anlamını açıklamamız gerekiyor.
İnsanın (doğal bir öğe olarak) doğa içinde ve doğayla birlikte, emek süreci yoluyla yeniden üretimi Marx’ın kuramının genel temelini oluşturduğuna göre, bir “üretim ilişkisi”, emek sürecinin öğelerinin in abstracto bir araya geldiği özgül kiple belirlenir. Sürecin aldığı tikel biçim “emeğin tarihi”nin bir evresini belirler, dolayısıyla ilişkinin özgül bir niteliğini içerir. Modelin bu yasalara göre serimlenmesinin her seferinde belirlenmiş bir dinamiği vardır ve farklı soyutlama düzeylerinden geçerek ilerler:
a) İlk olarak, yeniden üretimin bu özgül kip içinde gerçekleştiği biçimler. Bu kısma “üretim tarzı kuramı” diyeceğiz.
b) İkinci olarak, bu temel üzerinde mümkün olan ve daha ince bir soyutlama düzeyine ulaşmayı sağlayan ileri belirlenimler ve kavramsal gelişmeler. Bunlar “toplumun ekonomik oluşumu” kuramının bütününü oluşturur.
Bununla birlikte meseleye şöyle de yaklaşabiliriz. Marx’ın Kapital‘in IV. kısmında sözünü ettiği üretim tarzı değişiklikleri çoğu zaman salt teknik değişikliklermiş gibi kavrandı. Her teknik değişikliğe (“yapı”) bir “üstyapısal” değişiklik karşılık gelecekti. Bu tür bir yorum en uç determinizme varır.5
Gerçekten de “üretim tarzı” ile yalnızca üretim sürecinin teknik kısmını anlayamayız. Böyle bir indirgeme bir “hipostaz” yapmak olurdu, yani belirlenmiş biçimi içeriğin kendisine indirgemek ve böylece belirlenmiş biçimdeki her değişikliği içerikteki her değişikliğe bağlamak. Bu yolla biçim ile içeriğin diyalektik birliği dolaysız bir birliğe dönüştü. “Üretim tarzı” kategorisini iki farklı anlamda kullanan Marx da bu yanlış anlamaya katkıda bulundu. Bu belirsizliğin gerçek olmaktan çok görünüşte kaldığını göreceğiz.
Tanımı gereği “üretim tarzı” kategorisi, maddi üretim sürecinin, özgül bir toplumsal biçim altında gerçekleştiği ölçüde serimlenmesidir. Bu belirlenim, söz konusu tarihsel evrenin mantıksal işleyişini açıklayan bir modelin kategoriler halinde geliştirilmesine olanak verir. Dolayısıyla “kapitalist üretim tarzı” manüfaktürün ya da büyük sanayinin teknik bir belirlenimine indirgenemez. Birikimi, yeniden üretimi, nüfus yasasını vb., kısacası sermaye kuramının bütününü kapsar.
İkinci bir anlam bu genel anlamın çevresinde yer alır. Marx ona, kapitalist üretim tarzından insan yeniden üretiminin tarihsel bir evresi olarak söz ettiği yerlerde başvurur, en çok da biçimsel ve gerçek tabi kılmayı çözümlediği sayfalarda. Bu ikinci anlam emek sürecinin teknik dönüşümüne bağlıdır: Marx manüfaktürel işbölümünden ve büyük sanayiden tipik olarak kapitalist iki üretim tarzı diye söz eder. Bu bağlantı Loria’nınki gibi yorumların önünü açtı, ama bu, o yorumların kabul edilebilir olduğu anlamına gelmez.
Emek süreci kuşkusuz ayrıcalıklı bir kategoridir. İnsanın doğa içinde ve doğayla birlikte yeniden üretiminin tikel bir varoluş biçimini temsil eden “kapitalist üretim tarzı” modelinin merkezi kavramıdır. Farklı tarihsel çağlar emek sürecinin gerçekte var olduğu kiplerle belirleniyorsa, bu süreçte kipleri kip olarak belirleyen quid‘i tanımak mümkün olmalıdır. Böylece sürecin “teknik” belirlenimi kendine özgü bir niteliksel boyut taşır. Ama her teknik değişikliğin niteliksel bir değişikliğe yol açtığını, tekniğe içkin biçimin teknikle özdeş olduğunu savunmak yanlıştır. Biçim tekniğe ancak üretim tarzının mantığının belirlediği ölçüde uygun düşer.
Bu “niteliksel değişiklikler”, kapitalist üretim tarzının yerleşmesiyle, kendinden önceki üretme biçimlerine göre emek sürecinin yapısal özelliklerinde belirlediği değişikliklerdir. Basit dolaşım modelinde, mübadeleye yönelik bir ürün (bir meta) yapan özerk ve bağımsız üreticilerin varlığı varsayılıyordu. Bu sistemde toplumsallık mübadeleler aracılığıyla sonradan (a posteriori) kendini kabul ettirir. Değişikliklerin gerçekten anlamlı olması için, bir yandan özel emekle üretimi, öte yandan işbirliğine dayalı emeğin rastlantısal ya da kenarda kalan niteliğini olumsuzlamaları, yani üretim sürecinde emeğin toplumsallığını genelleştirmeleri gerekir. Manüfaktür ve büyük sanayi gerçek anlamda kapitalist üretim tarzlarıdır, çünkü bu koşulları gerçek (wirklich) kılarlar. Bunu da ancak ikisi de değerlenmenin özgül olarak kapitalist yasasına göre evrildiği için yapabilirler.
Bütün teknik değişiklikler dar anlamda devrime yol açmaz, yalnızca üretme biçimini niteliksel olarak değiştirenler yol açar. Dolayısıyla üretim tarzı kuramından şunları anlamalıyız: (1) sermayenin en soyut düzeyinin genel kuramı; (2) kapitalist toplumsal biçim tarafından değiştirildiği ölçüde teknik emek süreci. “Teknik emek süreci” kendi başına “üretim tarzı” anlamına gelmez. Ona aslında “üretme biçimi” diyebiliriz.
Manüfaktür, işbirliğine dayalı kapitalizmin tipik biçimidir. Bir yandan basit işbirliğini önvarsayar, öte yandan zanaat faaliyetini çok sayıda parçaya ayırarak onu genelleştirir. Tek tek işçi ürünü bütünüyle ortaya koyma yeteneğini yitirir ve böylece bir anını temsil ettiği karmaşık bir organizmanın parçası olur. Bu, üretme biçimini değiştirir (Marx, II/3.1, s. 253).
Manüfaktürel işbölümüyle “bölünmüş-olmak” emek gücünün bir niteliği haline gelir. Manüfaktürün gelişmesi sayesinde emeğin toplumsal karakteri gerçekten var olur, her ne kadar sermayenin bir görünüm biçimi (Erscheinungsform) olarak gerçekleşse (verwirklicht) de (Marx, II/3.1, s. 254; II/10, s. 236). Emeğin toplumsallığı artık dolaşım aracılığıyla kurulan salt dışsal bağımlılıkla temsil edilmez. Artık yeniden üretimin koşuludur. Emek gücünün kendisi ancak birleşim içinde düşünülebilir. Bağımsız emek ise mantıksal açıdan artık yoktur.
Manüfaktürdeki işbölümüyle işleyen emeğin toplumsallaşması sürecinin, ne var ki, gerçek kapitalist üretime uygun bir biçim oluşturmayan niteliksel sınırları vardır. Manüfaktür “bölünmüş işçi”yi koyar, ama aynı zamanda onun becerisinin üretim için belirleyici olmasını gerektirir. İşbölümü manüfaktürün hem ilerlemesini hem sınırını işaretler (Marx, II/3.6, s. 2021). Manüfaktürde farklı beceriler arasında bir hiyerarşi var olmaya devam eder ve zorunlu kalır. Bu beceriler, fiili teknik süreç olarak, üretimin nesnel gereksinimlerinin karşısına dikilir (Marx, II/10, s. 315). Emek henüz gerçekten, karşısında sermayenin durduğu salt biçimsel bir faaliyete dönüşmemiştir. Sermaye emeğin üretkenliğini, belirli bir anda kendi teknik temeliyle çelişkiye giren bir üretken potansiyel yaratarak geliştirir (Marx, II/10, s. 332). Böylece manüfaktür, sınırlamaların aşılacağı daha yüksek bir düzeye geçiş evresidir (Marx, II/3.6, s. 2018).
Büyük sanayi kapitalist üretim tarzına en uygun üretme biçimidir, çünkü emek süreci kavramının yeni belirlenimiyle temel bir geçişi işaretler. Emek aracına etki ederek onu makineye, sonra da makineler sistemine dönüştürür. Belirleyici sonuç, manüfaktürün her zaman öznel olan ilkesinin üretimin nesnel örgütlenmesine dönüştürülmesidir (Marx, II/10, s. 346 vd.).
Büyük sanayi, tek tek işçinin becerisine bağlı kaldığı sürece felç olur. Bu yarı-zanaatkârca doğa, üretimin potansiyeliyle teknik bir çelişkiye girer. Bu sınır artık makine ve makineler sistemiyle aşılır. Üretim mekanizması, işçinin yalnızca bir parçası değil eklentisi olduğu nesnel bir süreçtir (Marx, II/10, s. 377 vd.; II/3.6, s. 2015 vd.). Eklentiye dönüşmüş işçiyi emeğin koşulları kullanır. Aynı zamanda bilim, doğa güçlerinin bilgisi ve teknolojik geliştirme, üretim sürecinin örgütlenmesinde ve servetin yaratılmasında belirlenmiş anlar haline gelir. Ama general intellect‘in (genel aklın) gücü, işçilerin varoluşundan ayrı olarak, sermaye biçiminde görünür. İşçiler bilimin karşısında, kendilerine dışsal bir şeyin karşısında durur gibi dururlar (Marx, II/10, s. 408 vd.).
Genel olarak emek kavramında gerçekleşen bu tersine çevrilme niteliksel olarak belirleyicidir. Emek sürecinin giderek parçalanmasıyla faaliyeti salt fiziksel hale gelmiş olan öznenin yerini makine almıştır (emek gerçekten de karşısında sermayenin durduğu salt biçimsel bir faaliyete dönüşmüştür, Marx, II/3.6, s. 2021). Dolayısıyla araç, üretim sürecini taşıyan yapı haline gelir. Özne artık maddi sürecin dışındadır, ama onu belirlenmiş amaca göre denetler.
Sürecin mekanik yönü artık uygun biçimde konulmuştur. Başlangıçta insan organizmasının yürüttüğü mekanik işlevler bu sınırlamadan kurtulur ve tümüyle “doğal” bir biçimde, yani saf doğa güçlerinin etkileşimiyle gerçekleştirilir. Bu, bilim sayesinde mümkün olmuştur ve daha önce elle yapılan çok sayıda faaliyetin mekanik işlevlere dönüştürülmesiyle bütün üretime yayılır.
Bilimsel araştırma ve teknolojik uygulama böylece toplumsal yeniden üretimin birincil koşulları haline gelir. Bilim ve teknoloji amaçların ve araçların seçimi için vazgeçilmez oldukları, ayrıca her şeyden önce toplumsal olan bir bilgiyi temsil ettikleri ölçüde, üretim, amacın belirlenmesi de dahil olmak üzere bütün bileşenlerinde toplumsaldır.
Üretimin maddi içeriği böylece insan üretiminin mümkün yeni bir temelini kurar. Bu temelde bağımsız emek hem olumsuzlanır hem korunur, yani emek aufgehoben‘dir. Ama olumsuzlanmış bağımsız emek, toplumsal emektir (Marx, II/1.2, s. 585).
Bu yeni temel, bireysel emeği olumsuzlayarak değer yasasını, yani içeriğin giderek biçimlendirildiği belirlenmiş biçimi aşar. Bireysel emek olumsuzlandığında, onun harcanması (Verausgabung) da toplumsal servetin ölçüsü olarak olumsuzlanır. Bilim ve gerekli emeğin ötesindeki serbest zaman, servet yaratımının yeni temelini oluşturur (Marx, II/1.2, s. 580 vd.).
Üretimin kapitalist biçimi sayesinde yeni bir niteliksel düzeye ulaşmış olan içerik, artık kendisine uygun düşmeyen “eskimiş” biçimiyle çelişkiye girer. Toplumsal üretici güçler mantıksal olarak üretim ilişkisinin, yani tarihlerinin belirli bir evresinde sahip oldukları belirlenmiş biçimin karşısına dikilir. Bu biçim belirli bir ana kadar onların gelişmesine olanak tanımıştır, ama niteliksel sıçrama gerçekleştikten sonra daha ileri gelişmenin önünü keser.
“Tarih” kavramının anlamı
Önerilen çözümlemeye göre “tarih” kavramının en az dört anlamını düşünebiliriz.
1) Kapitalist üretim tarzı modelinin, değer ile kullanım değeri diyalektiğinin serimlenmesiyle belirlenen içkin bir mantıksal tarihselliği vardır. Bu yüzden geçmişteki, bugünkü ya da yakın gelecekteki farklı ampirik kapitalizmlerin olaylarıyla çakışmayan bir başlangıcı ve bir sonu vardır. Bir iç zamanı olduğu için tarihseldir. Bu tarih kavramı, “mantık 1” dediğimiz şeye karşılık gelir.
2) Kapitalist üretim tarzının mantıksal modeli onun “doğduğunu” ve “sona erdiğini” içerdiği ölçüde, üretim tarzı doğuş anında tam işleyişine niteliksel olarak karşılık gelmeyen koşullarla karşılaşır. Bu yetersizlik, mantık 1’in yasaları temelinde kapitalizme özgü biçimlerin gelişmesiyle aşılır. Burada söz konusu olan olayları betimlemek değil, bu dinamiğin iç mantığını kavramlaştırmak ve diyalektik serimlenmesini göstermektir. Bu tarih, modelin uygunlaşmasının mantığından ibarettir: üretim tarzının ideal sıfır anında verili olan koşullardan, bu başlangıç önkoşullarının modelin kendisi tarafından konulmasına kadar. Tarih kavramının bu anlamına “mantık 2” adını verdim.
3) “Kapitalist üretim tarzı”nın içkin bir tarihselliği, dolayısıyla ideal bir başlangıcı ve sonu olmasından doğan kavramsal belirlenim, yine mantıksal kategoriler olan bir “önce” ve bir “sonra” düşünmeye olanak verir. Üretim tarzının zamansallığı, ideal sıfır anında belirli önkoşulların zorunlu olması, gelecekteki toplumun mümkün temellerinin yaratılması, kapitalist tarzdan farklı üretim tarzlarının yapısı üzerine hipotezler kurmamızı sağlar. Tarih kavramının üçüncü anlamı, demek ki, başka üretim tarzlarına ait modellerin mantık 1’ini ve mantık 2’sini düşünmemizdir. Bu tarzlar, insanın doğa içindeki yeniden üretiminin genel tarihinin parçasıdır.
4) Bütün bu mantıksal belirlenimler, belirli kategorilerin ampirik olarak nasıl geliştiğini araştırmaya olanak veren bir tarih kavramını kullanılabilir kılar. Kapitalizmin ne demek olduğu, önkoşullarının neler olduğu vb. bilindiğinde, tarih yazımı araştırması yapılabilir. Bu, tarihçilerin tarihidir.
Söylediklerimizden şu sonuçları çıkarabiliriz:
a) Marx’ın kuramı kapitalist üretim tarzının mantık 1’ini ve mantık 2’sini inceler.
b) Bu, kapitalist üretim tarzını insan yeniden üretiminin genel tarihinin bir anı olarak düşünmeyi mümkün kılar.
c) Marx’ın kuramı 19. yüzyıl kapitalizminin, İngiliz kapitalizminin vb. bir betimlemesi değildir. Kapital‘deki betimlemeler mantıksal yasaların ampirik örnekleridir.
Kapitalist üretim tarzından insanın doğa içindeki yeniden üretiminin tarihsel bir evresi olarak söz ettiğimizde, bunun mantıksal bir zamansallık olduğunu anlamamız gerekir: “tarihsellik” budur. Kuramsal model ile gerçeklik arasındaki ilişki dolaysız değildir. “Kapitalizmler”den (İtalyan, Fransız, 19. yüzyıl, 20. yüzyıl kapitalizmi vb.) söz etmeyi sağlayan soyutlama düzeyine inmek için ek kuramsal çalışmalar gerekir, ve bunlar, nitelikleri gereği, genel sermaye kavramından çıkarsanamaz.
Kısaltmalar
Marx’ın bütün yapıtları yeni eleştirel basıma göre anılmıştır: Marx-Engels-Gesamtausgabe (MEGA²), Berlin, Dietz, 1975 vd.
- II/1.2: Karl Marx, Ökonomische Manuskripte 1857/58, Teil 2, Berlin, Dietz, 1981.
- II/3.1: Karl Marx, Zur Kritik der politischen Ökonomie (Manuskript 1861-1863), Teil 1, Berlin, Dietz, 1976.
- II/3.6: Karl Marx, Zur Kritik der politischen Ökonomie (Manuskript 1861-1863), Teil 6, Berlin, Dietz, 1982.
- II/10: Karl Marx, Das Kapital. Kritik der politischen Ökonomie. Erster Band. Hamburg 1890, Berlin, Dietz, 1991.
Kaynakça
- DIAZ, F. Storicismi e storicità. Floransa: Parenti, 1956.
- FINESCHI, R. “Zum Geschichtsbegriff in der marxistischen Debatte Italiens”. Beiträge zur Marx-Engels-Forschung. Neue Folge, üç bölüm, 1998/2001.
- FINESCHI, R. “Modelli teorici o descrizioni storico-sociologiche? Per una rilettura della sussunzione del lavoro sotto il capitale”. Proteo, sayı 1, 2003a.
- FINESCHI, R. “La storia del ‘capitale'”. Proteo, sayı 2/3, 2003b.
- FINESCHI, R. La logica del capitale. Napoli: Istituto Italiano per gli Studi Filosofici, 2021.
- FINESCHI, R. Un nuevo Marx. Barselona: El Viejo Topo, 2023.
- HECKER, R. “Einfache Warenproduktion”. W. F. Haug (ed.), Historisch-kritisches Wörterbuch des Marxismus, Band 3 içinde. Hamburg: Argument, 1997.
- LABRIOLA, A. “Storia, filosofia della storia, sociologia e materialismo storico”. Saggi sul materialismo storico içinde. Roma: Editori Riuniti, 1977.
- LORIA, A. La terra ed il sistema sociale. Verona/Padova: Fratelli Drucker, 1892.
- LUPORINI, C. Dialettica e materialismo. Roma: Editori Riuniti, 1974.
- MAZZONE, A. “La temporalità specifica del modo di produzione capitalistico”. G. M. Cazzaniga, D. Losurdo, L. Sichirollo (ed.), Marx e i suoi critici içinde. Urbino: Quattroventi, 1987.
- ROBBINS, L. An Essay on the Nature and Significance of Economic Science. Londra: Macmillan, 1984.
Notlar
- Bu yorum, “tarihselcilik”in genel temelini oluşturur. Özellikle Croce’nin (La storia come pensiero e come azione) ya da Gentile’nin (Teoria generale dello spirito come atto puro) tutumuyla karşılaştırılabilir. Tarih kuramı, kendi başına tarihselcilik demek değildir. Bkz. Diaz’ın (1956) “tarihsellik” ile “historizm” arasında yaptığı ayrım ve bu kategorinin Luporini’nin (1974) yapıtındaki gelişimi. Tarih kavramı üzerine okuru Fineschi’ye (1998/2001) göndermeme izin verilsin.↩︎
- Söz konusu olan, İtalya’da Luporini, Sereni, Gajano, Cazzaniga ve başkaları, Almanya’da Backhaus, Reichelt, Hecker, Jahn ve başkaları arasında yürüyen tartışmadır. Çıkış noktası, Engels’in Zur Kritik üzerine yazdığı Rezension‘da (Ekonomi Politiğin Eleştirisine Katkı‘nın tanıtımı) getirdiği “mantıksal yöntem” ile “tarihsel yöntem” ayrımıydı. Bu yanlış anlamanın kuramsal sonuçlarının bir çözümlemesi için bkz. Hecker (1997). Bu tartışmaların genel bir sunumu için bkz. Fineschi (2023, s. 34-88, 244-288).↩︎
- Bu çözümleme, sık sık sosyolojik bir göstergeye indirgenmiş olan “sınıf” kavramını da başka türlü kavramlaştırmaya olanak veriyor. Bu ikinci tutuma göre “bugünkü toplum”daki değişiklikler, “bugünkü sınıflar” aynı sınıflar olmadığından, elbette Kapital aracılığıyla yorumlanamazdı. Bkz. Fineschi (2023, s. 185-220).↩︎
- Bu konunun genel bir çözümlemesi için bkz. Fineschi (2021).↩︎
- Bkz. Loria’nın tutumu (1892, s. 19). Bu, Marx’ın marjinalist yorumudur: bkz. Robbins (1984, s. 43-45).↩︎
Kaynak: Roberto Fineschi, “Lógica e história do modo de produção capitalista: questões teóricas e metodológicas”, Crítica Marxista (Campinas, Unicamp), c. 33 (2026), e026016, s. 1-12. Portekizceye çeviren: Lutti Mira. DOI: 10.53000/cma.v33i00.20635. Özgün makale Creative Commons Atıf 4.0 Uluslararası (CC BY 4.0) lisansıyla yayımlanmıştır.
Çevirenin notu: Çeviri, yazarın 2003’te İtalyanca yayımlanan iki yazısını yeniden kurduğu Portekizce metinden yapılmıştır. Özgün metindeki 3-7 numaralı dipnotlar burada 1-5 olarak numaralandırıldı. Subsunção formal / real için “biçimsel / gerçek tabi kılma”, exposição (Darstellung) için “serimleme” karşılıkları kullanıldı. Yazarın “üretim tarzı” (modo de produção) ile “üretme biçimi” (maneira de produzir) arasında yaptığı ayrım çeviride korunmuştur.