“İnsan faaliyetini ve tutkularını […] sanki çizgiler, yüzeyler ve bedenler gibi kavranılabilirlermiş gibi ele alacağım.” (Baruch Spinoza – Ethica / 1677)
*
“Zamanımızda deneycilik ve akılcılık sistemlerinden memnun olmayan bir akım doğmuş. Niçin? Neden bir zamanlar toplumun hâkim kavrayışı ilimde eksperimantalizm ve felsefede rasyonalizm iken, bir zaman sonra, bu kavrayışlara karşı resmi bir hoşnutsuzluk baş göstermiş?” (Hikmet Kıvılcımlı ‒ Bergsonizm / 1936)
Fail ile yapı, özne ile nesne, özgür irade ile yasalılık tartışması, her biri farklı teorik düzlemlerin işareti olmasına karşın ortak bir çelişkiye işaret ediyor. İnsan davranışlarının ve düşüncelerinin kaynağı nedir sorusuna net bir cevap verilemese bile, bu sorudan kaçmak imkânsız görünüyor. Marksizm, Marx ve Engels’in kurucu metinlerinden başlayarak ve hatta onların önceli olan komünist akımlar da dahil olmak üzere, sürekli bu tartışmayla iç içe oldu. Dünyanın kurulu sınıflı toplum düzenini değiştirmeyi amaç edinmiş Marksist politika, kapitalist üretim ilişkilerinin yasalarını açıklamış Marksist bilim ve doğa ile toplumun tarihsel ve içsel süreçlerini materyalizm ile sistemleştiren Marksist felsefe, doğaldır ki bu tartışmadan uzak kalamazdı.
Tartışmanın sınırı ve sınırının hemen ötesi oldukça geniştir. Bir ucunda insan davranışlarının ve düşüncelerinin kökeninin tamamıyla onun iradesinden kaynaklandığı ve başlangıç ile sonuç arasında hiçbir nedensel bağ bulunmadığı görüşü yer alır. Diğer ucunda ise insanın bütün yapıp ettiklerinin kesin bir belirleme ilişkisi içerisinde açıklanabileceğini savunan bir çizgi vardır. İki ucun arasında çok sayıda varyasyon tarif etmek mümkündür. Zihin felsefesi, nörobilim ve psikoloji disiplinleri doğrudan bu konuyla ilgileniyor. Anahtar kelimeyi bilinç olarak ifade edersek, zihin felsefesi, bilincin diğer madde ve madde formlarından farkları, evrendeki yeri ve insan bedeniyle ne düzeyde etkileştiği sorularına yanıt arıyor. Nörobilim ise bilincin organ, hücre ve moleküler düzeyde nasıl mümkün olabildiğini ve işlerlik kazandığını araştırıyor. Davranış, bilincin işlevi ve toplumsallığı söz konusu olduğunda ise psikolojinin sınırlarından içeri girilmiş oluyor.
Nörobilim ve psikoloji, Marksizm olarak adlandırılan bütünsel yapının ortaya çıkmasından on yıllar sonra özgülleşti. Nörobilim, Marx ve Engels’in gençlik eserlerini verdiği dönemde, bırakalım emekleme aşamasını, doğmuş bile sayılamazdı. Baş bölgesinde yer alan ve süngerimsi bir et parçasından ibaret olan beyin adlı organın uyanık kalma, düşünme ve hareket etme eylemleriyle doğrudan ilişkili olduğu biliniyordu sadece. Beynin kıvrımlarının, yarıklarının ve parçalarının farklı görevlerinin olabileceği daha sonra açıklığa kavuşacaktı. Dr. Paul Broca’nın, konuşma güçlüğü çeken hastasının otopsisinde beynin sol ön kıvrımında bir lezyon bulunduğunu ve bu bölgenin bütünlüğünün konuşma için elzem olduğunu açıkladığı toplantının yapıldığı yıl 1862’ydi.[1] Bu tarihte Karl Marx Alman İdeolojisi, Komünist Manifesto, Grundrisse, Ekonomi Politiğin Eleştirisine Katkı ve ArtıDeğer Teorileri eserlerini yazmış, Kapital’in birinci cildinin yayınlanmasına beş yıldan az süre kalmıştı. Dolayısıyla 19. yüzyılda ve öncesinde bilinç kelimesinin günümüzde çağrıştırdığı bilimsel içeriklerin aksine sadece felsefi kullanımının olması doğaldır. Yine uzun yüzyıllar boyunca filozofların zaman zaman bilim insanı statüsünü kazanmalarını ya da tam tersi durumu garipsememek gerekir.
Marksizmin kurucu dönem metinleri zihin, bilinç, düşünce ve bunların evren ile ilişkisini doğrudan ele almasa bile, materyalist felsefe, devrimci politika ve tarih biliminin bütünselliği sayesinde Marksizm, çağdaşı olduğu diğer felsefi akımlara göre oldukça ileridedir. Örneğin Karl Marx’ın eserlerinde bilinç kelimesine sık sık rastlanır. Hatta Marx-Engels, kuramsal açıdan çok önemli bir mesele olan bir konuda, kendilerini Alman felsefesinden ve Feuerbach’tan ayırt etmeye çalıştıkları bir paragrafta bilinç sözcüğüne kritik bir rol verirler.
“Bilinç, asla bilinçli varlıktan başka bir şey olamaz; insanların varlığı da onların gerçek yaşam süreçleridir. (…) Yaşamı belirleyen bilinç değildir, tersine, bilinci belirleyen yaşamdır. Birinci yaklaşımın çıkış noktası, yaşayan birey olarak görülen bilinçtir. Gerçek yaşamla uyumlu olan ikinci yaklaşımın çıkış noktası ise, yaşayan gerçek bireylerin kendisidir; bilinç yalnızca onların bilinci olarak görülür.”[2]
Sadece kaba materyalizmle değil, idealizm saflarındaki Hegel ile hesaplaşmasında öne sürülen tez, yine, insanın kafasının içindekilerin yani beynin ve bilincin bağımsız bir töz olmadığı ve maddesel niteliğiydi. “Benim diyalektik yöntemim, temelinde, Hegelci diyalektik yöntemden yalnızca farklı değil, onun doğrudan karşıtıdır. Hegel için, idea adı altında bağımsız bir özneye bile dönüştürdüğü düşünme süreci, bu sürecin sadece dış görünüşünü oluşturan gerçekliğin demiurgosudur. Bendeyse, tam tersine, düşünsel olan (das Ideelle), maddi olanın insan kafasına yerleştirilmiş ve tercüme edilmiş biçiminden başka bir şey değildir.”[3]
Marx, Alman İdeolojisi’nden sonra bilinç sözcüğünü çok sık kullanmaz; ama onun eserinin temel izleği, daima, hem tek tek insanların düşüncelerinin ve davranışlarının tesadüfen oluşmadığını hem de insanlık tarihinin, hâkim kapitalist üretim tarzının özgül yasalarını açıklamak olmuştur. Bunun yanında Marksizm adındaki bütünsel yapının ilk metinlerinden günümüze kadar geçen yaklaşık 170 yılda, Marx ve Engels’in yapıtları kılı kırk yararcasına değerlendirilmiştir. Dolayısıyla az önce Marksizmin temel izleği olarak ilan ettiğimiz deterministik çizgiye karşı çok sayıda aksi cevap türemiş, didik didik edilen metinlerde mebzul miktarda özgür irade yanlısı cümleler saptanmıştır. Artık toplumsal değişime önayak olan kitlelerin eylemliliği ‘soğuk’ ve ‘renksiz’ yasalarla açıklanamazdı, açıklanmaya kalkılırsa bu durum dini buyruklara sofuca bağlı bir müridin ölümden sonraki yaşama kavuşmak için eylemsiz durması gibi bir sonuca yol açabilirdi. Öyle ya, asıl mesele halihazırdaki üretim tarzını açıklamak değil de değiştirmekse eğer, kitlelerin ve bireylerin önüne çeşitli yasalar çıkartarak ayaklarına prangalar takılamazdı. Ne de olsa “bütün kuramlar özgür iradenin aleyhine ama bütün deneyimler ise onun lehinedir.”[4]
Marksizm, ortaya çıktığı dönemde diğer komünist ideolojilerden ve felsefi akımlardan farkını, devrimci politikayı gözetmesinden veya idealizme karşı materyalizmi savunmasından ziyade, üretim tarzlarını ve toplumsal formasyonu tarihsel materyalist yolla keskin bir belirleme ilişkisine tabi tutması sayesinde ortaya koyuyordu. O zamanlar Marx ve Engels’i övmek yahut yermek için kalemi ele alanlar ve kürsülerin basamaklarını tırmananlar, Marksizmi deterministik yöntemler silsilesiyle eşdeğer görüyordu. Buna rağmen Marx ve Engels’in ölümünden itibaren, tersine, belirlemeciliğe karşı özgür iradecilik ve deterministik yasalılığa karşı bilinemezcilik gittikçe kuvvetlenmeye başladı. Eğer özgür iradecilik ve bilinemezcilik Marksizmin başat kriterleri haline gelecekse, kurucu dönemde elde edilen bütün özgüllük yok olacaktır. Bu durumda 2. Enternasyonal’in hem yaratıcısı hem de örneği olduğu reformist ve sistemle barışık pasifist çizgiyle hesaplaşmak adına devrimci praksisin arkasına gizlenmek bile Marksizme ayrıcalık kazandırmayacaktır. Aksine onu bütünsellikten uzakta yer almış herhangi bir komünist akım statüsüne indirecektir. 2. Enternasyonalcilikten kaçınmak adına belirlenimciliği anomali ilan edenler, bir süre sonra Marksizmin kendisini anomali ilan etmekten kaçınamayacaktır.
Marksizm için Marksizmin dışına çıkabilmek
Yolun zorlu kısmı tam da burada başlamaktadır. Marksizmin gençlik çağlarındaki ayırt edici yönü olan determinizmi savunmak başlarda ne kadar kudretli ve gururlu olduysa, ilerleyen dönemlerde bir o kadar meşakkatli ve riskli olmuştur. Determinizmi savunanların önünde, praksis felsefesi yanlıların tiksintiyle işaret ettiği üzere, tarihin yasalarının onlara verdiği misyonu beklerken 2. Enternasyonalciler gibi devletlerine biat etme riski bulunmaz sadece; meselenin teorik karmaşası daha da can sıkıcıdır. “Savaş deneyimi (1. Emperyalist Paylaşım Savaşı), çatışma patlak vermeden önce izlenen reformcu politikayı doğruladı ve son dört çalışma yılında sosyalistlerin burjuva hükümetleriyle sanılandan çok daha sıkı bir iş birliği yaptığı görüldü.”[5]
Kapitalist üretim tarzının yasaları gereğince emek gücünü özgürce kapitaliste satan işçi sınıfı, nasıl olup da bir anda dünyayı değiştiren sınıf olacaktır? Bu soru teorik-politik meselelere ilk kez bakan amatör bir gözün cahilce yanılsaması gibi gözükmüyor; gerçekten de eğer üretim tarzlarının yasaları olanca kesinliğiyle işliyorsa, değişim için politikanın ateşli devrimci metinlerine pek ihtiyaç duyulmayacaktır. Gramsci’nin Ekim Devrimi’ni selamlarken kullandığı ‘Kapital’e karşı ihtilal’ nitelemesi bu zorlu meselenin ilk tanımlamalarından biriydi. Konu hakkında ne kadar derinleşilirse derinleşilsin, mesele belirlenimcilik ve özgür irade çelişkisi olunca, amatör gözün ilk bakışta hissettiği ve cahilliğine vermeyi umduğumuz tutarsızlık hissi, olduğu gibi kalmaya devam edecektir. Yasa varsa özgür iradeye yer yok gibidir veya tam tersi. Pratikteki sonuç çok daha can sıkıcı hale gelebilir: Üretim tarzları ve toplumsal formasyonlar katı bir nedenselliğe dayanıyorsa, devrimci politika boşa düşecektir veya devrimci politika üretim tarzlarını değiştirmek için yeterliyse, ortada katı bir belirlenimcilik yok demektir. “Lenin’in büyüklüğünün bir yönü, iradeciliğin, öznelciliğin ve bilimin reddinin anlık bir ‘devrimci uyaran’ olabileceğini, ama sağlam bir devrimci öğretinin temeli olamayacağını kesin olarak kavramış olmasındadır.”[6]
Marksistler tarafından yazılmış metinler bu fasit dairede dönüp durmakla sonuçlanıyor. Nörobilim, zihin felsefesi ve psikolojideki gelişmeler, bahsettiğimiz fasit daireye uzaktan bakmamızı sağlayacaktır. Bu uzaklığın yarattığı ferahlık sayesinde, Marksizme teorik politik katkı işlevi görecek yeni girdiler eklenebilir. Aksi durumda, fasit dairenin bir noktasında, ya özgür irade tarafından deterministik tarafa ya da tersi istikamette hedefini bir türlü tutturamayan yumruklar sallayacağız. En kötüsü de meseleyi çözümledik sanarak, dairenin tam ortasında iki yöne birden mavi boncuk dağıtmakla vakit geçireceğiz.[7]
Kapitalist üretim tarzının iç işleyişinin, dinamizminin, krizlerinin ve nihayet çözülüşünün yasalara bağlı oluşu kolaylıkla kabulleniliyor. Fakat üretim tarzının değişebilmesi için politik bir devrim gerekir. Politik devrimin imkânının, olağan işleyişin tersine, yani nesnel koşulların ‒diğer bir deyişle yasaların‒ zemininden çok öznel koşullara bağlı olduğu düşünülüyor. Karl Marx’ın Avrupa kıtasında devrimler silsilesinin başlayacağını öngördüğü günlerden beri, dünyanın devrimi arzulayan neredeyse bütün Marksistleri, kendi bölgelerinde devrimin nesnel koşullarının ‘artık’ olgunlaştığını söylediler. Artık sıra öznel koşullardaydı. Marx’ın yaşadığı çağdan beri, burjuva iktidarların henüz bir devrimle yıkılmaya yüz tutacak kadar olgunlaşmadığını ve nesnel koşulların daha oluşmadığını iddia eden Marksist akımlar, genellikle reformizm ithamıyla suçlanırlar. Öznel koşullar olarak tarif edilen şey, genellikle verili bölgenin öngörülemeyen, tahmin edilemeyen, bir anda kaybolabilen hatta tersi istikamette değiştirilebilen kendine has zeminidir. Örneğin Lenin’in önderliğindeki Bolşevik örgütün öznel müdahalesi olmasaydı, Rusya’da sıradan bir kapitalist medeniyet değil General Kornilov’un çarlık yanlısı gerici iktidarı hüküm sürecekti. Diğer yanda Almanya’da Spartakistlerin yenilgisinin olanak tanıdığı şey, on yıl sonra Nazilerin iktidara yerleşmesi olmuştu. Üretim tarzını ve üretim ilişkilerini yasalarla berrak biçimde açıklayabiliyorken, benzer tarzda bir belirlemeciliğin politik devrimler için geçerli olmadığı söylenebilir. Devamı öngörülemeyen ve birbirine taban tabana zıt sonuçlara yol açabilen bir başlangıç anını yasalara tabi göstermek ve onu bilinebilir ilan etmek kolay gözükmemektedir. Dolayısıyla yapı ile fail arasındaki ilişki üzerine çalışırken, özel bir fail türü olan devrimci eylemciyi ve bu özel fail türünün yine bir fail kategorisi olan kitleden farkını ayrıca hesaba katmak gerekiyor.
Bu noktada mecburen zihin felsefesinin sınırlarına girmek gerekiyor. Marksizmin yasalarının ve iç tartışmalarının zihin felsefesi tartışmalarıyla kaynaştırılması materyalist bilinç kuramına destek olabileceği gibi, Marksizmin bütünselliğine de katkı sağlayabilir. Zihin felsefesinde birbiriyle bağlantılı çok sayıda teori var. Marksizmin bu konuya ilk dahil oluş patikası elbette materyalist kanal olmak durumundadır.
Marksizmin kurucu dönemindeki materyalist/belirlenimci vurgunun doğrudan özgür iradeye ve zihin felsefesine aktarılmasının kolay olmadığını ifade etmiştik. Öte yandan böyle bir hızlı geçişten vazgeçmenin, materyalizmde ısrarı kuvvetlendirmenin yanında faili ve onun bir türü olan devrimci faili işlevsizleştiren misyonu olabiliyor. Zihin felsefesinde elbette böyle bir tartışma, yani devrimci fail tartışması yok; ancak failin zihninin bağımsız ve işler olarak nasıl var olabildiği, nasıl eylediği ve diğerleriyle etkileşime nasıl geçtiği sorularına genişçe yer var. Dolayısıyla zihin felsefesindeki soruları, Marksizm içi tartışmalarla kaynaştırma girişimi yol açıcı olabilir.
Teori ve Politika’nın temel tezlerine kısa bir ziyaret
Bu tartışmanın izlerini Teori ve Politika Dergisinin (TvP) temel tezlerinde sürmek mümkündür. 1993 yılında kaleme alınmış Bütünsel Marksist Oluşum Yolunda Bir Girişim İçin Genel Çerçeve Taslağı ile yayın hayatına başlayan derginin ilk sayılarından itibaren bilim, felsefe ve politikanın nasıl bir epistemolojik bütünsellik oluşturabileceği etraflıca ele alınmıştır. Yapılan ilk ayrım, eleştirel realist akımdan esinlenilen bir kategorik model aracılığıyla ontolojik materyalizm ve epistemolojik materyalizmin farklarını ortaya koymaktır. Ontolojik materyalizme göre varlığın tüm biçimleri madde veya madde formundan oluşmuştur; düşünce de dahil olmak üzere hiçbir madde formu arasında yukarıdan aşağı yahut karşılıklı belirleme ilişkisi yoktur. Ontolojik materyalizm bu nedenle monisttir ve doğa/toplum, zorunluluk/irade gibi ayrımları çifte ontolojiye düşme hatası olarak görür. Dolayısıyla doğa ‒ toplumsal yapı ‒ düşünce arasında sadece aşağıdan yukarıya doğru belirleme vardır. “Bir ontolojik materyalizm zorunlu: Her şey maddedir. Madde, çeşitli formlarıyla var olur. Ontolojik olamayan bir materyalizm, yani düşüncenin topluma, toplumun üretime, üretimin doğaya indirgenebileceğini ortaya koyamayan bir materyalizm, bir ‘madde idealizmi’ kimliği kazanır.”[8]
Piramidin en altında doğanın ve fiziksel koşulların yer aldığı bir düzene göre şekillenen belirleme ilişkisi, ontolojik materyalizme göre düşünceyi de bilgiyi de maddeye tabi gösterir. Bu durum epistemolojik açıdan çelişkili bir sonuca yol açmaktadır. “Epistemolojik olarak, düşüncenin maddiliğini ileri sürmek ve böylece düşünceyi gerçekliğin ya da varlığın bir öğesi olarak koymak, ontolojik olanın aksine, materyalist değil idealist bir işlemdir. Epistemolojik olarak, düşüncenin maddeliği anlayışı, felsefede bir nesnenin söz konusu olacağını, madde teriminin ide teriminden daha maddi olduğu aldanışını (epistemik aldanma) içerir.”9 L. Althusser’den edinilen bilgi nesnesi ve gerçek nesne ayrımı, epistemolojik materyalizm düzleminde anahtar bir rol üstlenir. Varlık ile varlığın bilgisi epistemolojik açıdan ilişkisizdir. Ontolojik materyalizmin her şeyi madde olarak tarif eden monist yapısının aksine, epistemolojik materyalizm, gerçek nesnenin bilgisinin gerçek nesne karşısında özgüllüğünün bulunduğu düalist bir yapıya sahiptir.
TvP’nin otuz yılı bulan teorik-politik çabası yukarıda kısaca ifade edilen temel tezler üzerine şekillenmiştir. Otuz yıllık süre boyunca sık sık epistemolojik ve ontolojik materyalizme atıf yapılsa ve bütün teorik-politik saptamalar yukarıdaki formül üzerinden tutarlı hale büründürülse bile ‘zihin’ doğrudan uğraşılan bir konu olmamıştır. Yine de temel tezlerden hareketle dahi düşüncenin ve bilgi nesnesinin ‘zihin’ kategorisine ait ögeler arasında sayılabileceği kolayca çıkarsanabilir. Ontolojik materyalizme göre, düşünce de dahil olmak üzere her şey madde veya madde formu ise, zihin de beyin de maddesel yapıdadır. Devam edelim, ‘zihin’ belirleme ilişkisinde temel belirleyen statüsünde yer almayacaktır; düşünce toplumsal yapıya, toplumsal yapı da doğaya indirgeniyorsa, zihin de toplumsal yapıya ve doğaya indirgenecektir.
Epistemolojik materyalizm açısından baktığımızda ise ‘zihin’ kelimesi ile açıklanmaya çalışılan şey, bilgi nesnesine yakınsıyor görünmektedir. Eğer epistemolojik materyalizme göre bilgi nesnesi ile gerçek nesne arasında kurulmaya çalışılabilecek her türden ilişki ampirist ideolojinin bir ürünüyse, mevzu bahis ‘zihin’ olduğunda, zihin ile zihnin gerçek nesnesi olan beyin adlı organ arasına epistemik engel koymak durumunda kalmaktayız. Tıpkı köpeğin havlayabileceği ancak köpek kavramının havlamayacağı gibi, beynin düşünebileceğini ama beyin kavramının düşünemeyeceğini iddia edebilir miyiz? Bu hattan devam etmek pek kolay gözükmüyor. Nitekim yukarıda TvP 1997 Güz sayısında yer alan makalesinden alıntı yaptığımız Metin Kayaoğlu, geçen 23 yılın ardından, TvP 2020 Yaz sayısında şunları yazıyor: “İlk ayrım epistemik ve ontik dünyalara ilişkindi. Epistemik boyutu ‘birinci dünya’ olarak anıyoruz. Ontik dünyayı ikiye bölüyoruz. Bunların birini doğa ve toplumun oluşturduğu maddi dünya yani ‘ikinci dünya’ oluşturuyor. Ontik dünyanın bir başka kertesi olarak zihinlerimizi ve bilinçli algılarımızı ‘üçüncü dünya’ olarak adlandırıyoruz.”[9] Her ne kadar devamındaki cümlelerde ikinci ve üçüncü dünyanın gerçekte tek bir dünyaya ait olduğu ama ontik dünyanın çeşitli düzeylerinin özerk yapıya sahip olduğu belirtilse de artık yeni bir kategori ile karşı karşıyayız: ‘Zihinsel ontik’. Yazara göre materyalist üç dünya teorisi mümkün; ancak bu üç dünya, aslında tam olarak üç değil. Esas olarak epistemik ve ontik dünya şeklinde iki dünya var ve zihinsel-ontik dünya, ontik dünyanın altında yer alıyor. Zihinsel-ontik öylesine kendine has bir yapısallık arz ediyor ki, onu farklı kılan şey her neyse, ona üçüncü dünya olma statüsü kazandırabilmiş.
Şu soruları sormak gerekiyor:
- Eğer ontik dünya içerisinde özerk olarak yer alan düzeylere farklı isimler vereceksek ve bu durum doğadan toplumsal yapıya, toplumsal yapıdan da düşünceye doğru dikey işleyen belirleme ilişkisini sarsmayacaksa, neden sadece zihinsel-ontik şeklinde bir ayrıma ihtiyaç duyulmuştur, isimlendirilmesi gereken başkaca özerk düzeyler yok mudur?
- Eğer zihinsel-ontik terimi ile karşılanmaya çalışılan ‘zihin’, ontolojik materyalizme göre kolayca belirleme ilişkisine tabi kılınamıyorsa ve bu nedenle üçüncü bir dünya ilan etme gerekliliği varsa, zihinsel-ontik nasıl aynı anda hem ikinci dünyanın bir alt kümesi olacak hem de üçüncü dünya olarak bağımsızlığını ilan edecek?
- Zihinsel-ontik hem materyalist üç dünya teorisinin üçüncü dünyası hem de ikinci dünyanın (ontik dünya) bir alt kümesi ise birinci dünya (epistemik dünya) ile ilintisiz olması gerekir. Oysaki epistemolojik materyalizmin bütün ürünleri zaten zihnin içinde oluşmakta ve sonuçlanmaktadır. ‘Zihinsel-ontik’ eğer böylesine özgül bir kategori ise, bilgi ile bu kadar ilişkili bir kategoriyi epistemolojik materyalizmin neresinde konumlandıracağız?
Bu sorular ışığında, zihin felsefesinin çoğunlukla Marksizmin dışında doğup gelişen kanallarını incelemeye başlayalım.
Bilimin izinde kabuk değiştiren felsefe
Bilimsel gelişmelerin, sıçramaların ve devrimlerin her zaman önemli felsefi sonuçları olmuştur. Özellikle fizikteki gelişmeler felsefe için yön tayin edici niteliktedir. Kütle formunu alan madde binlerce yıldır ontolojik olarak aynı olmasına karşın orta çağda, Newton’da ve modern fizikte kütle nezdinde gönderimde bulunulan şey epistemik olarak başkadır. “Husserl, epistemolojinin ana görevlerinden birinin bilimlerin önceden varsaydığı varlığın farklı bölgelerine bir açıklama getirmek olduğunu iddia etmişti.”[10] Fizikteki sıçramalar sayesinde bilim felsefeden farklılaşmıştır. Bu nedenle bilimsel gelişmelerin felsefeye bir kimlik, ayrım ve sınır kazandırdığını iddia edebiliriz. Nasıl ki termodinamiğin yasaları modern fiziğe doğru evrildikçe varlık felsefesini derinden etkiliyor ama varlık ve bilgi nedir sorusu Platon’dan beri değişmiyorsa, nörobilimin gelişmesi zihin felsefesinde çok önemli sonuçlara yol açacak; ama her insanın kafasının ve bedeninin içinde farklılaşan düşüncelerin, hislerin ve tavırların nasıl mümkün olabildiği sorusu yüzyıllar boyunca sabit kalacaktır.
Zihin felsefesinde uzun zamandır içeriği değişmeyen sorunsala ‘zor problem’ adı veriliyor. Zor problemi çözmek için çok sayıda model ortaya koyuldu ama problem hâlâ olduğu yerde duruyor. David Chalmers, bu tanımlamanın isim babası olarak, kendisinden bir izahat istendiğinde şu cevabı veriyor: “Tamamdır, malumun ilamıyla başlayayım. Açıklamamız gerekenler davranış (ki bunlar kolay sorunlar) ve öznel deneyim (ve bu da zor sorun).”[11] İllaki bir tanım istenecekse, ‘zor sorunu’ nesnel bir dünyanın nasıl olup da öznel deneyimi açığa çıkardığını açıklama sorunu olarak gördüğünü söylüyor. Zihin-beden sorununu, beynin öznel deneyimleri, düşünceyi, makûliyeti ve zekâyı nasıl taşıyabildiği meselesini ve bir adım öteye gidersek zihnin fiziksel dünyayı etkileyip etkileyemeyeceği tartışmasını ‘zor problem’ ile aynı kulvarda görüyor.
Bir kişinin yaşadığı öznel deneyimin mevcut nörobilim kuramlarıyla açıklanamayacağı ya da gelecekte mutlaka açıklanacağı tartışmalarına şimdilik girmeden, öznel deneyim denen kişiye özgü zihin durumunun gerçekten de ‘zor bir konu’ olduğunu kabul etmek gerekiyor. Sinir sistemini inceleyen en gelişmiş görüntüleme teknikleri, hücre ve reseptör düzeyinde yapılmış en incelikli çalışmalar ve bilimsel kuramlar birlikte ele alındığında bile henüz bir insanın duyumlarının niteliksel karakterini açıklayamıyoruz. Ağrı, acı, haz, sevinç gibi ‘hisler’ ya da renk, koku, dokunmak ve düşünmek gibi ‘haller’ olarak ifade edilmeye çalışılsa da öznel deneyimlere çerçeve bir tanım vermek dahi zordur. Bu nedenle birinci tekil şahıs tarafından doğrudan ve anlık olarak edinilen, kişisel olan ve net bir tarifi olmayan zihnin bu öznel yönlerine nitelce ya da qualia adı veriliyor. “Eğer bir zihin sahibi olduğumuzu beynimizi incelemeden önce bilmiyor olsaydık, sadece beynimizin yapısını ve işleyişini inceleyerek zihin sahibi olduğumuz sonucuna varamazdık gibi görünüyor. Öyleyse, beynin yapısı ve işleyişi, zihinsel faaliyetlerin varlığını açıklayamaz.”[12] Zihinsel faaliyetlerin fiziksel nesne ve niteliklerden hareketle açıklanması girişimi, daima içinde kapanmayan bir boşluk taşımaktadır. “Zihin her açıdan fiziksel nesnelerden farklıdır: Uzaysal değildir, hareket yasalarıyla yönetilmez, (yine de nedensel yerine rasyonel olarak kabul edilen başka psikolojik yasalarla yönetilebilir), genel olmak yerine özeldir. Zihin yalnızca kendi sahiplerince erişilebilir ‒ve renk, koku, ses, korku, açlık ve ısı duyusu gibi‒ materyal dünyada bulunmayan nitelikleri vardır.”[13]
Zihnin beyine indirgenip indirgenemeyeceği, bilincin birtakım fiziksel süreçlere özdeş mi yoksa ondan ayrı bir şey mi olduğu tartışmalarının aynısı nitelceler için de geçerlidir. Beynin öznel deneyimleri birtakım fiziksel süreçlerden mi ibarettir yahut onların sonucu mudur, yoksa bilimsel gelişmelere karşın nitelceleri halen açıklayamıyorsak onları fiziksel süreçlerden tamamıyla ayrı bir yerde mi konumlandırmak gerekir? Sorular ve tartışmalar hep indirgemecilik ve onunla ilintili olarak belirlemecilik hakkındadır. Zihin bedene indirgenebilir mi; evet ya da hayır cevabı da yeterli olmuyor, hangi düzeyde ve ne derecede evet yahut hayır yanıtı giderek önem kazanmaya başlıyor. Aynı şekilde devam edelim, düşünce beyine indirgenebilir mi, nitelceler fiziksel süreçlere indirgenebilir mi; evet ve hayır cevabının keskinlik derecesi ne olmalıdır? 1580 yılında bile, Montaigne bu belirsizlikten yakınıyordu: “Hipokrat ve Hierophilus, ruhu beyin ventrikülüne oturtmuş; Demokritos ve Aristoteles bedenin tümüne, Epikuros mideye, Stoacılar kalbin içine ve çevresine, Empedokles kana yerleştirmiş; Galen ise bedenin her bir parçasının kendi ruhu olduğunu düşünmüş; Strato, ruhu iki kaşın arasına yerleştirmiş.”[14]
‘Zor sorun’ adını verilen bu probleme Descartes’ın cevabı çok açıktı. Descartes zihinsel ve maddi tözlerin birbirinden kesinkes farklı olduğunu düşünüyordu. İnsanın bu iki maddi tözün birleşiminden oluşan bir varlık olduğunu söylüyordu. Onun çizdiği tablo, maddi bedenleri ve zihinleri birbirinden ayırması nedeniyle ikicidir. Maddi bedenlerin maddi niteliklere sahip olması ve herkese açık olan uzaysal karakteri, zihinlerin uzaysal olmayan kişiye özgü niteliklerinden farklıdır. Bu ayrıma kartezyen ikicilik denir. “İkiciliğin kabul edilebilmesi için bir adım daha gerekiyor. Her bir töz yalnızca tek bir özniteliğe sahiptir. Eğer bir töz yayılım özniteliğiyle karakterize ise düşünce özniteliğiyle karakterize bir düşünen töz olamaz. Benzer şekilde eğer bir töz düşünce özniteliğiyle karakterize ise (ve dolayısıyla hisler, imgeler, inançlar gibi çeşitli düşünce kiplerine ve zihinsel özelliklere sahipse) yayılamaz ve yayılım özniteliğiyle karakterize olamaz. Düşünce ve yayılım birbirini dışlar. Buradan hareketle yayılmış hiçbir tözün düşünmediği ve düşünen hiçbir tözün de yayılmadığı sonucuna ulaşılır. Zihinler düşünen tözlerken, bedenler yayılmış tözlerdir ve bu açıdan zihinler bedenlerden farklıdır.”16
Descartes eleştirilerinin kolaycı yönleri
Zihin felsefesine materyalizm kanalından dahil olanların daha yola başlarken yaptıkları ilk iş, Descartes’ı ve kartezyen ikiciliği reddetmektir. Zihni ve bedeni iki ayrı töz saymak bir materyalist için kolay çürütülecek bir görüştür. Nörobilim beynin işleyişine dair yeni bilgiler sundukça materyalistlerin eli kuvvetlenir. Kafamızın içinde yer alan beyin adlı organ yaklaşık yüz milyar nöron içerir, bu nöronların her birinin on ila on beş başka nöronla bağlantı kurduğunu düşünürsek hiçbir bilgisayarın yetemeyeceği türden devasa bir iletişim kapasitesi meydana gelir. Kaldı ki en ilkel görüntüleme teknikleri, hasta bireylerin incelenmesi ve otopsiler bile beynin farklı bölgelerinin konuşma, düşünme, hafıza, denge sağlama gibi farklı roller üstlendiğini açıkça gösteriyor. Artık lise düzeyinde edinilebilen bu bilgiler apaçık ortadayken, halen zihnin maddi olmayan bir töz olduğunu savunmak ve onu maddi niteliklerin tam karşısında konumlandırmak imkânsızdır. Materyalistlere göre, tüm bu bilimsel gelişmelerin üzerine kartezyen ikicilik hâlâ savunuluyorsa, ortada ya iflah olmaz ve uğraşılmaya değmez bir idealizm vardır ya da Tanrı’nın varlığını ön kabul olarak gören bir teolog.
Marksistlerin kahir ekseriyetinin ve zihin felsefecilerinin bir kısmının dahil olduğu materyalizmin geniş bölüğünün Descartes’a karşı çıkış modellerinin oldukça kolaycı olduğunu, ontolojik ikiciliği kategorik olarak eleştirmek yerine sadece ikiciliğin ortaya çıktığı dönemdeki verileri esas almakla yetindiklerini savunacağız. Hatta bu yöntemin ikiciliğe karşı çıkacağız derken materyalistlerin elini zayıflattığını ve kaos teorisi, olasılıkçılık, nörokuantoloji gibi modern idealist akımlara karşı materyalizmi savunmasız bıraktığını iddia edeceğiz.
Kartezyen ikiciliği alaya almadan önce, Descartes’ın kendi çağında bilimsel gelişmeleri çok iyi takip ettiğini bilmek gerekiyor. “Gerçek şu ki Descartes esas olarak indirgemeciydi, insan zihniyle ilgili mekanik analizi zamanının hayli ilerisindeydi ve sentetik biyoloji ve teorik modellemenin ilk örneğiydi. Descartes’ın ikiciliği anlık bir kapris değildi, bilinçli zihin özgürlüğünü taklit eden bir makinenin mümkün olmadığını öne süren mantıksal bir iddiaya dayanıyordu.”[15] Descartes maddi ve zihinsel tözleri kati şekilde ayrı tutarken ve iki töz arasına koyduğu metafiziksel mesafe herhangi bir geçişe imkân vermezken, iki töz arasındaki etkileşimi yok saymıyordu. Descartes’e göre zihin ile beden etkileşiyordu ama bu etkileşim maddi doğada görülen türden nedensel bir etkileşim değildi. O “enerji ya da kütle-enerjinin değil hareketin korunumunu destekler.” Zihin ile beden arasındaki hareketi sağlayacak olan ise epifiz bezidir. “Descartes da zihinlerin bedenlere, beynin merkezine yakın konumlanmış küçük bir yapı olan epifiz bezi aracılığıyla bağlandığını düşünmüştür. Epifiz bezi içindeki parçacıkların hareketindeki anlık değişimler, sinir sistemi aracılığıyla tüm bedene yayılır, böylece kas kasılmaları ve nihayetinde aşikâr bedensel hareketleri üretir.”18
Epifiz Descartes’ın tarif ettiği gibi bir yapı değil. Beynin tam ortasında yer alan ortalama olarak 4x8x12 mm boyutlarında, 0.15-0.20 gram ağırlığında oldukça küçük bir bez olan epifizin temel fizyolojik fonksiyonu, gündüz-gece döngüsü ile sirkadiyen ritm ve üreme işlevi arasındaki ilişkinin düzenlenmesidir. Epifiz, organizmanın değişik aktivitelerinin ışık uyaranı ile şekillendirildiği bir üst-kontrol merkezi işlevi görmektedir.[16] Temel düzeydeki bu fizyoloji bilgisine ek olarak, termodinamiğin birinci yasası, hareketin değil kütle-enerjinin korunduğunu gösteriyor. Tüm bunlar Descartes’ı hafife almak için yeterli değildir. Eğer Descartes’ın yaşadığı çağda nörobilim daha gelişkin olsaydı ve sözgelimi epifiz bezi yerine bazı fizikselcilerin iddia ettiği gibi talamokortikal bağlantı sistemi koyulsaydı materyalistlerimiz eleştiriyi bırakacaklar mıydı? Descartes’a karşı çıkarken hareketin aksine kütleenerjinin korunduğunu ve epifizin insan bilinciyle ilgili kilit bir rol oynamadığını söylemek, kartezyen felsefenin gücü için yıpratıcı olabilir ancak asla yıkıcı bir rol oynayamaz. Çağdaş bir Descartes yandaşı, modern nörobilimin son çalışmalarını referans gösterse ve zihnin beynin korteks denilen kabuk kısmından başlayarak bir ağ şeklinde projekte olarak daha merkezde yer alan beyin çekirdeklerine karşılıklı elektriksel aktivite ile şekillendiğini söylese; ama bunun yine de bedenden / maddeden farklı bir niteliksel sonuca yol açtığını ifade etmekten vazgeçmese, materyalistin yanıtı ne olurdu?
Materyalizm adına Descartes’i mahkûm etmek için yola çıkarken, ikici ontoloji (çifte ontoloji) aleyhine görüş öne sürmeksizin, zihin ile beden arasında etkileşim olduğunu savunmak, aslında bir tür Descartes savunusu yapmak demektir. Çünkü Descartes zihin ile bedenin farklı tözlerden oluştuğunu söylüyor ancak aralarında hiç etkileşim olmadığını iddia etmiyordu. Descartes’ın epifiz bezi vurgusu, olgusal olarak artık ciddiye alınmayacak şekilde hata içerse bile kategorik olarak birçok materyalist akımla benzerlik taşımaktadır. “Yorumların tümü olumsuz değildir. Töz düalizmine karşı neredeyse evrensel reddedişin ötesinde, zihin felsefecileri Descartes’ın zihin doğası ve işleyişi hakkındaki görüşlerinde çok değerli içgörüler bulmuşlardır. Jerry Fodor’un Düşünce Dili Hipotezi önerisi, düşüncelerin doğuştan gelen yapılar ve kavramlarca inşa edilen temsiller olduğu hakkındaki kartezyen görüşüne dayanıyor. Descartes’ın düşüncelerin temsil ettikleri nesnelere benzemek zorunda olmadıkları ya da benzemedikleri fikri, anlamların analizinde temsillerin fiziksel olarak gerçekleşmesi konusunda endişelenmemize gerek olmadığını ileri süren çağdaş işlevselci görüşü destekliyor. […] Çağdaş felsefeciler nedenselliğin fiziksel modelleri hakkında sorular ortaya atıyorlar ve Descartes’ın zihin-beden nedenselliği konusunda neler söylediğini yeniden düşünüyorlar.”[17]
Esasında Descartes’a yapılan alt-düzey materyalist eleştirilerin çoğunu Descartes değil, koşutçuluk ve vesilecilik akımları hak etmektedir. Zihinlerle bedenlerin kendi aralarında etkileşimini kabul etmeden iki ayrı tözün varlığını kabul eden akıma koşutçuluk adı verilmektedir. En iyi bilinen savunucusu Leibniz olmakla birlikte, koşutçulara göre maddi tözler ile zihinsel tözler farklıdır ve aralarında herhangi bir etkileşim bulunmaz, onun yerine eş-değişim söz konusudur. “Zihinleri ve zihinsel olayları içeren olay dizileri ile maddi olaylar dizileri koşut biçimde gerçekleşir: nedensel etkileşimin olmadığı bir eş-değişim.”[18] Fizik ve nörobilimin henüz açıklayamadığı boşlukları değerlendirmeye çalışan koşutçuluk, nihayet Tanrı’ya başvurmak zorunda kalır. Determinizmi reddetmek, her halükârda zihinsel ve maddi dizilerin koşut olarak ilerlemesini sağlayacak bir müdahil varlığa ihtiyaç duyar. “Tanrı hem değiştirilemez doğa yasasına tabi olan maddi tözlerden hem de psikolojik yasalara tabi olan zihinsel tözlerden oluşan bir dünyayı tek kalemde yaratıvermiş de olabilir.”[19]
Vesilecilik ise koşutçuluktan da fazla olacak şekilde, Tanrı’ya çok daha aktif bir rol biçer. Evren zaman içinde farklılaşır ve tıpkı sinemada projeksiyon cihazının yaptığı gibi, görüntüler arasında nedensel bir etkileşim olmaksızın, Tanrı her an her şeye etkide bulunur.
Vesilecilik ve koşutçulukta madde ve zihin arasındaki etkileşim bir yanılsamadır. Mutlak idealizmde ise maddi dünyanın tamamı bir yanılsamadır. Böylece materyalist bir tez, eğer sadece zihinsel olayların fiziksel süreçlerle ilintili olduğunu ifade etmekle yetinecekse, karşısına yalnızca başta idealizmi sonra da koşutçuluğu ve vesileciliği almış olacaktır. Bu düzeyi alt-düzey materyalizm olarak işaretlemek isabetli olacaktır.
Ontolojik materyalizme göre, fiziksel sistemlerle zihinsel fenomenler arasında etkileşim vardır ve bedenden zihne doğru olan etkileşim nedenseldir. Yani zihinsel olaylar birtakım fiziksel olaylar sonucunda gerçekleşirler. Bu anlamda ontolojik materyalizm koşutçuluğu, vesileciliği ve idealizmi daha en başından itibaren kabul etmez ama bir adım daha atıldığında zihinsel ve fiziksel tözlerin ayrı olduğunu savunan ama aralarında bir etkileşime izin veren Descartes modelini de reddeder.
Ontolojik materyalizme göre beden ve zihin arasındaki karşılıklı etkileşim kategorik bir önem ifade etmez. Zihinsel süreçler beden üzerinde etkide bulunabilir ya da tam tersi meydana gelebilir, bu tipte karşılıklı etkileşim kategorik açıdan anlamsızdır. Ontolojik materyalizm için kategorik açıdan önemli olan şey etkileşim değildir, zihinsel olayların sadece fiziksel süreçler tarafından meydana geldiği, onlar tarafından belirlenmiş olduğudur. Sonuç olarak ontolojik materyalizme göre her şey madde ve madde formundan ibarettir. Nedensellik alt-düzeyden üst-düzeye doğrudur, tersi mümkün değildir, yani zihinsel faaliyetler doğa ya da fizik süreçler üzerinde nedensel etkide bulunamazlar. “Materyalizmden, her şeyden önce doğanın zihin üzerindeki önceliğinin kabul edildiğini anlıyoruz. Buna isterseniz fiziksel aşamanın biyolojik aşamaya önceliği ve biyolojik aşamanın da sosyoekonomik ve kültürel aşamaya önceliği diyebiliriz. […] Bir materyalist, bilişsel olarak, deneyimin bir öznenin gerçeklik üretimine indirgenemeyeceğini (bu tür bir üretim ancak düşünülür) ve de öznenin ve nesnenin karşılıklı birbirini içermediğini savunur. Başka bir deyişle, deneyimdeki pasiflik unsurunu inkâr edemeyiz ve yaratmadığımız ama bize kendisini dayatan dışsal durumdan kaçamayız. […] Özneyi ve nesneyi yalnızca soyutlamada ayırt edebiliriz; onları, deneyimin oluşturduğu tek etkili gerçekliğin salt uğrakları haline getiremeyiz.”[20]
Ontolojik materyalizm için temel kabul etmemiz gereken bu ilkelerin alt-düzey olarak işaret edilmesi, bunların geri veya eski olduğunu göstermez. Sadece yeterli olmadıkları, ek olarak başka bir dizi yasaya daha ihtiyaç duyulduğu mesajını taşır.
Kaba materyalizme açık bir kapı bırakmak
Alt-düzey olarak işaretlediğimiz materyalizm tarzının, kendisinin elini kuvvetlendiren ciddi bilimsel gelişmelere karşın net bir hakimiyet kuramaması, Descartes’ın ontolojik düalizminin materyalizm cephesinde ciddi bir gedik açtığını gösteriyor. Zihinsel fenomenleri sadece madde ile açıklamak, gündelik yaşantı içerisindeyken kolayca kabullenilebilecek bir açıklama modeli değildir. Temel gündelik yaşam aktivitelerinden olan düşünmenin, hissetmenin, davranmanın ve diğer insanlarla karşılıklı etkileşimin sadece kimyasal tepkimelerden ibaret olduğunu savunmak, tıpkı tüm bunların yanılsama olduğunu savunan idealist tez gibi, bir tür aşırılıkçılık gibi görünüyor.
Gündelik hayatta kabul etmekte güçlük çeksek bile zihinsel olayları birtakım fiziksel sistemlerle açıklamak, yetersiz ve eksikli olmakla birlikte, hem açıklama modeli olarak hem de koyduğu hedefler açısından ontolojik materyalizme uygun, kuvvetli bir tezdir. Marksist literatürde kaba materyalizm olarak itham edilen bu türden doğalcılık, nitelceler denen şeylerin tamamını maddelerin dünyasına gönderir. Yine de kaba materyalizm biçimleri arasında belirleme ilişkileri açısından önemli farklar vardır. Her birinin ortak özelliği olarak fiziksel indirgemeci olduklarını iddia edebiliriz, yani hepsi zihinsel fenomenleri ve nitelceleri birtakım fiziksel tepkimelere indirgemektedirler ve bu durum ontolojik materyalizm açısından uygundur.
Fiziksel indirgemecileri iki büyük kampa ayırabiliriz: Epifenomenalizm ve fiziksel özdeşlik teorisi. Epifenomenalciler zihinsel fenomenleri karmaşık fiziksel sistemlerin yan ürünleri olarak görürler. Onlara göre zihinsel süreçler birer gölge gibi fiziksel sistemleri takip ederler, bu nedenle tamamıyla fiziksel süreçlere bağımlıdırlar. “Zihinsel olaylar epifenomenlerdir, maddi fenomenlerin rastlantısal yan etkileridir ve kendi başlarına herhangi bir etkileri yoktur.”[21] Zihinsel fenomenlerin kendi başlarına etkileri yoksa, nedensel etkileri zaten yok demektir. Zihinsel fenomenlerin alt-düzey fiziksel sistemler üzerinde sadece nedensel değil hiçbir etkide bulunmadığını iddia etmek, zihinsel fenomenlerin kendi aralarındaki belirleme ilişkilerinde tutarsız bir etki-tepki ilişkisine yol açsa dahi, deterministik ilişkinin sadece fiziksel sistemlerden köken alması nedeniyle ontolojik materyalist bir açıklamadır. Yine de epifenomenalizm zihinsel olayları ve bilinçli deneyimleri, karmaşık fiziksel sistemlerin yan ürünleri olarak saymakla zihin-beden ikiliğini aşamaz. Her ne kadar çubuğu bedenden yana bükmekle bu ikiliğin sınırlarını zorlasa da ontolojik materyalizmin ihtiyacı olan şey, zihin-beden ikiliğini kategorik olarak kesinkes dışlamaktır. “Epifenomenalizme göre zihinsel-fiziksel etkileşim bir yanılsamadır. Örneğin elime çivi battığı zaman hissettiğim acı ile elimi çividen çekmem arasında bir nedensel ilişki yoktur. Ya da bu görüşe göre, acıkma hissim ile yemek yemem arasında, kırmızı algım ile ‘Kırmızı!’ demem arasında, mutsuzluğum ile ağlamam arasında nedensel ilişkiler yoktur. Pek çok felsefeci için hazmedilmesi böylesine zor sonuçlara gebe bir görüş doğru olamaz.”[22]
Diğer fiziksel indirgemeci tez olan özdeşlik teorisinde, ikici model topyekûn reddedilir. Bilimsel gelişmeler en geri idealist düşüncenin bile uzak kalamayacağı düzeye erişince, ontolojik düalizmi savunanlar bile beyindeki fiziksel nörolojik süreçleri kabul etmek zorunda kalırlar. Ama ‘beyin adlı organın içerisinde tamamı fiziksel süreçlerden oluşan birtakım kimyasal tepkimeler olur’ cümlesine, ‘zihinsel çıktılar bu kimyasal tepkimelerden farklıdır ve dolayısıyla zihin, bedenden farklıdır’ cümlesini ilave etmeden duramazlar. Fiziksel özdeşlik savunucuları tam da bu türden idealizmin karşısında durarak, zihinsel olayları ve beyindeki fiziksel süreçleri tamamıyla özdeş görmektedir. Zihinsel olayları bağımsız bir âlem olarak görmek şöyle dursun böyle bir âlemi düşünmek bile sadece beynimizin içindeki fiziksel bir süreç ile özdeştir.
Fizikselci tezi savunanlar töz ikiciliğine yani Descartesçı düşünceye karşı yaptıkları eleştirileri nitelik ikiciliğine karşı da yaparlar. Onlara göre töz ikiciliği nitelik ikiciliğini gerektirir. Tersi üzerine fazla kafa yormazlar. Zihinsel ve fiziksel niteliklerin farklı olduğunu yani nitelik ikiciliğini savunmasına rağmen tek bir fiziksel tözün var olduğunu kabul edenler fiziksel indirgemecilerin radarına girmez. Fiziksel indirgemeciliği savunanlar, ontolojik materyalizm lehine epistemolojik materyalizmi yok sayarken şöyle düşünürler: “Nitelik ikiciliğine şu soruyu yöneltebiliriz. Zihinsel nitelikler, dünyadaki fiziksel olayların gerçekleşmesine nedensel olarak bir katkı sunar mı? Eğer fiziksel dünya nedensel olarak kapalı ise, o zaman fiziksel bir olayın nedeni de fiziksel olacaktır. Bu durumda, fiziksel bir olaya neden olay şey, başka bir olayın fiziksel niteliğidir. Öyleyse, nitelik ikiciliğinin iddia ettiği gibi, fiziksel niteliklerden bağımsız olarak zihinsel nitelikler gerçekten mevcut ise bu durumda, zihinsel niteliklere hiçbir nedensel görev düşmez, çünkü nedenselliğe dair tüm görevler fiziksel nitelikler tarafından zaten üstlenilmiştir. Bu bakımdan, zihinsel nitelikler, hiçbir nedensel rolü olmayan ‘boş gezen’ bir statüye sahiptirler.”[23]
Özdeşlik teorisine göre, bilinçli deneyimler fiziksel süreçlerle özdeş olduğundan aradaki deterministik ilişki berraktır, maddesel olaylar temel belirleyendir ve zihinsel süreçlerin tek başlarına belirleyici rolü yoktur. Fiziksel süreçlerden bağımsız bir âlem tasavvur edemeyeceğimize göre, beden-zihin ikiliği de kendiliğinden ortadan kalkar. Özdeşlik teorisi sade, açık ve kolaylıkla kavranılabilecek çözümler sunmaktadır. Bu anlamda fiziksel özdeşlik teorisi ontolojik materyalizm ile tam bir tutarlılık göstermektedir. Buna rağmen, paradoksal olarak, nörobilimin tam da büyük atılımlara başladığı, eskiden gizemli görülen birçok biyolojik sürecin yeni görüntüleme teknikleriyle aşikâr hale geldiği yirminci yüzyılın ikinci yarısından itibaren, özdeşlik teorisi giderek cazibesini kaybetmiştir. Epifenomenalizm ve fiziksel özdeşlik teorisi bir bilim insanı tarafından edinilirse, muhtemeldir ki bu, onun bilimsel çalışma şevkini kamçılayacaktır; ama felsefecilerin çalışma isteği aynı oranda etkilenmeyecektir.
Örneğin hâkî renkli bir nesne gördüğünde kendini mutlu hisseden B isimli kişiyi ele alalım. Özdeşlik teorisi savunucularına göre B’nin hâkî renkli bir nesne gördüğünde mutlu olması tamamıyla birazdan yazacağımız fiziksel olaylardan ibarettir. B, fotonlarla temsil edilen ve yaklaşık 500 nm dalga boyu ile 530 Hz frekansında elektromanyetik dalgayı yansıtacak bir obje ile karşılaşır. Söz konusu elektromanyetik dalga B’nin pupillası (göz bebeği) ve göz küresinin içinden geçerek retina tabakasında yer alan ışığa duyarlı rod ve cone hücrelerine ulaşır. Bu hücrelerde foton ile temsil edilen elektromanyetik dalga, bir tür elektrik sinyaline dönüşür ve ‘retinadaki ışık reseptörleri (impuls) → Bipolar hücreler → Ganglion hücreleri → bu hücrelerin aksonlarından oluşan papilla → nervus opticus (görme siniri) → Chiasma opticum (çaprazlaşma yeri) → Tractus opticus → Talamus → Radia Optici → Görme korteksi’ yollarından geçer.[24] Görme korteksi beynin ense kısmına yakın bölgesinde yer alan oksipital lobda yer almaktadır. Buraya ulaşan elektrik sinyalleri farkındalıktan sorumlu sayılabilecek frontal lob (beynin ön bölgesi) ile karşılıklı elektriksel aktiviteye girdikten sonra, B’de hâkî renginde bir cisim gördüğü duygusu oluşturur. Esasında bu duygu yukarıdaki gibi, ardı sıra ilerleyen elektriksel iletilerden ibarettir. Yirminci yüzyılın ilk yarısından itibaren bilinen bu yolaklara ek olarak hâlihazırda nöronların birbirleriyle nasıl etkileştiklerini, etkileşirken hangi enzimleri ve molekülleri salgıladıklarını da biliyoruz. Hatta artık B hâkî rengini görüp mutlu olduğunda, fonksiyonel MRI sayesinde beynin limbik bölgesinde (beyin sapı ile beyin hemisferleri arasındaki sınır bölge) yoğun metabolik aktivite meydana geldiğini görüntüleyebiliyoruz. Tersinden B kırmızı rengi gördüğünde hâkî rengi gördüğü zamandaki kadar mutlu olmadığında, yine limbik yapılarda daha az metabolik aktivite saptanıyor. Güncel çalışmalar, hâkî rengin B’de yarattığı mutluluğun muhtemelen onun geçmiş deneyimlerinden kaynaklandığından hareketle, görsel yolaklarla bellek arasındaki ve görsel yolaklarla dorsal frontoparietal dikkat şebekesi arasındaki ileti mekanizmalarını da açıklayabilmektedir. Hatta çeşitli farmakolojik ajanlarla bu duyumlar yapay olarak değiştirilebilmekte, ortada görsel, dokunsal veya işitsel bir uyaran olmadığı halde varmış hissi yaratılabilmektedir.
“Bütün kanıtlar bir araya gelince, kaçınılmaz olarak indirgemeci bir sonuca varıyoruz. Orkestra sesinden yanık tost kokusuna kadar tüm bilinçli hallerimizin kaynağı aynıdır: tekrarlanabilir nöronal imleri olan devasa serebral devrelerin faaliyeti.”[25] Stanislas Deheane’nin aktardığı çalışmalarda, bilinci oluşturan nedensel patlamanın, uyarı beyine geldikten yaklaşık üç yüz milisaniye sonra aniden ortaya çıktığı belirtiliyor. Nörobilimci yazar, bilinçli algının oluşması için dört im tarif ediyor: Birinci im: Eşik altı bir uyarı kortekse yayılınca farkındalık eşiği aşılır ve parietal devrelerle alın devrelerinde ani ateşlemelere yol açar. İkinci im: EEG’de P3 dalgası olarak saptanabilen gecikmeli bir yavaş dalga meydana gelir. Üçüncü im: Yüksek frekanslı salınımların gecikmeli ve ani patlaması gerçekleşir. Dördüncü im: Beynin birbirinden uzak bölgelerindeki bilgi akışının senkronizasyonu tamamlanır.
Çağdaş nörobilim çalışmaları açısından tüm bunlar yeterli sayılamaz. Aktüel meseleler arasında, beynin hiçbir uyarana maruz kalmadığı andaki default çalışma prensibi, dış uyaranlara karşı içsel kontrol mekanizmaları ve düşünme sürecindeki nöronal iletişim yer alıyor. Her bir nörobilim çalışmasının fiziksel özdeşlik teorisinin elini güçlendirdiği açık bir gerçek. Ancak çok daha fazla ayrıntıya girsek ve sayfalarca güncel nörobilim makalesini özetleyip aktarsak dahi, özdeşlik teorisini yine de ispatlayamayacağız. Olanca nörobilim çalışmasına karşın zihinsel fenomenlerle fiziksel fenomenleri özdeş saymayı bir türlü tamamıyla kotaramadığımız gibi, madde lehine indirgemecilik bile tam olarak başarılamıyor. B’nin bilinçli deneyimini tam olarak neye indirgeyeceğiz? Beden denen organlar bütününe mi, beyin adı verilen organa mı, duygulanımda kilit rol oynayan limbik sisteme mi, farkındalıkta aktifleşen kortekse (beyin kabuğu) mi, korteksin bir bölgesi olan ve hasarlandığında kişilik değişiminin gözlendiği frontal loba mı, beyin içerisindeki kontrol mekanizmalarını oluşturan çeşitli elektriksel tepkimelerden ibaret olan yolaklara mı, bu yolakları anlamlı kılan elektriksel aktivitenin kendisine mi, yoksa yolakların yapıtaşı olan nöron denilen tek tek sinir hücrelerine mi?
Şimdi de B isimli kişinin iki gözünün önüne iki farklı cismin aynı anda koyulduğunu düşünelim. B, sonuçta sadece bir nesneyi algılayabilecektir. İki görüntü algısal hakimiyet için yarışacak, beyinde bir gözün algısı bastırılacak ve sonunda diğeri ona üstün gelecektir. Bu duruma binoküler rekabet deniyor. “Binoküler rekabet, bilinç için önemli olan şeyin periferik (çevresel) görsel işlemin başlangıç hali olmadığını (burada iki alternatif de hâlâ mevcuttur) ama daha sonraki bir aşama olduğunu (kazanan tek imgenin ortaya çıktığı aşama) kanıtlıyor.”[26] B’nin beynine çok sayıda girdi ulaşıyor ama bazıları dikkatten kaçıyorsa, fiziksel indirgemeciler önemli olanın ‒yani farkındalıktan sorumlu bilinci işleyen kritik lokalizasyonun‒ bazı uyaranların seçilip bazılarının elendiği üst kortikal seviyeler olduğunu iddia edebilir. Oysaki son belirleyen gene de çevredeki gerçek nesneler olmaktadır. Bir adım geriye gidilse ve B’nin iki gözüne iki ayrı gerçek nesne koyulmasa, ortada üst kortikal seviyede seçim aşamasına ulaşacak bir binoküler rekabet kalmayacaktır.
Bir nörobilimci için bilinç denilen şeyin indirgenip indirgenemeyeceği, indirgenebilecekse neye olacağı veya indirgenen şey ile özdeş sayılıp sayılamayacağı soruları anlamsızdır. Onun için yeterli olan felsefi argüman zihinsel fenomenlerin fiziksel süreçlerle doğrudan ilintili olduğudur; tersini savunmak nörobilim için kendi varlığını reddetmek olurdu. İşte bilimsel disiplinlerin ihtiyaç duyacağı felsefi temel bu kadar basittir. Nörobilimci için bu meseleler üzerine düşünmek yerine henüz açıklanamamış bilimsel sorunsallar üzerine yoğunlaşmak gerekir. Örneğin bilinç denilen zihinsel durumun bellek ile olan tutarlılığını sorgulamaktansa, bir uyaranın bellek halinde ‘depolanırken’ entorhinal korteksten (beynin şakak bölgesindeki kıvrımlarından biri) lingual bölgeye hangi iletileri nasıl taşıdığı çok daha önemlidir. Çünkü beyin basit bir etki-tepki mekanizması ile çalışmamakta, yoğun şekilde kendiliğinden gelişen faaliyetler için yuva görevi görmektedir. Nörobilimci için bilinç gibi felsefi içerikli bir terim yerine ‘bütünsel nöron çalışma alanı’ şeklindeki bir tanım çok daha elverişlidir. Nörobilimci nezdinde bilinç demek, korteksin içinde bütünsel bilgi yayımlanması ve içsel faaliyetlerin beyni çaprazlama olarak kat etmesi demektir.
Bunun yanında felsefe için iş daha yeni başlamaktadır. B’nin yaşadığı deneyimden devam edelim. Nörobilimin bize kesinkes bildirdiği şey, B’nin bilinçli deneyiminin birtakım fiziksel süreçler neticesinde oluştuğudur. Özetle bu süreçler, inorganik evrenden köken alıp organik evrene ve oradan da hücresel düzeye doğru evrimleşmiş ve beyin adlı organın içinde yer alan nöronların bir şebeke halinde örgütlenmiş bütünsel elektriksel aktivitesinden ibarettir. Ancak B’nin bu deneyimi yaşaması ile bizim bu deneyimi en gelişkin yöntemlerle bile olsa gözlemlememiz (ki bu da ayrı bir deneyimdir) farklı niteliktedir. U. T. Place, deneyimlerin niteliği ile deneyimlenen şeylerin niteliğini örtük olarak karşılaştırmayı ‘fenomenolojik safsata’ olarak görüyor.[27] İşte fiziksel indirgemeciliğin felsefede bir türlü etkin olamamasının nedeni budur. Birinci tekil şahsın deneyimlerinin niteliği, deneyimlenen şeyin (bu başkasının deneyimi olsa bile) niteliği ile hiçbir zaman eşit düzlemde yer almayacaktır. Fonksiyonel MRI ve diğer modern görüntüleme teknikleri, beynin hangi bölgesinde ne tür faaliyet olduğunu belirlemek için mükemmel araçlar olmalarına rağmen bu faaliyetin ne zaman gerçekleştiği konusunda fikir vermemektedir. “Milyonlarca nöronun zamana ve mekâna yayılan akım boşalmasının bilinçli temsili nasıl kodladığını halen bilmiyoruz.”[28] Zaten yirminci yüzyılın ikinci yarısından itibaren fizikselci teorilerin gücü giderek zayıflamıştır.
Fiziksel indirgemeciliğin ve özdeşlik teorisinin kaderi hep böyle gitmeyebilir ve talih bir gün bu kuramın yüzüne gülebilir. Şimdilik ütopik gözükse de eğer tek tek nöronların görüntülenmesi başarılabilirse, muhtemeldir ki beynin bütün işleyiş mekanizmaları açıklığa kavuşacaktır.[29] Böyle bir bilimsel gelişme, zihin felsefesinin ve materyalizmin bütün akıbetini değiştirirdi ve özdeşlik kuramı mutlak galibiyetini ilan ederdi. Peki, şimdilik imkânsız olsa da böyle bir ihtimalin varlığı bile özdeşlik teorisini gündemde tutmaya neden yetmemektedir? Tam da fenomenolojik safsata olarak ilan ettiğimiz karmaşa yüzünden. Bilinçli deneyimlerin kendine özgü doğasını saf nörobilimsel teorilerle açıklamak mümkün değildir ve bu nedenle de tek tek nöronların görüntülenmesi hiçbir zaman başarılamayacaktır. Hiçbir deney, insan beynindeki yüz milyonlarca nöronun bilinçli algı sırasında nasıl ateşlendiğini gösteremeyecektir. Bilinç imleri, yani kortekste yayılan beyin dalgaları ve nöron aktiviteleri, bilincin neden gerçekleştiğini halen açıklamıyor. Geç nöron ateşlemesi, kortikal yayılma ve tüm bunların beyin ölçüsünde eşzamanlı halde gerçekleşmesi, neden öznel zihin halini yaratsın? Bu soru, onlarca yıldır hiçbir gelişme olmaksızın aynı şekilde sorulmaktadır.
Paul Ricoeur‘un dediği gibi her birimiz kendimizi ‘bir başkası olarak’ temsil ederiz. Eğer benlik hakkındaki bu tespit geçerliyse, kimliğin, sezgilerin, düşüncelerin nöronal temelleri epey dolaylı yollardan inşa ediliyor demektir. Dolayısıyla Yunus Emre’nin “İlim kendin bilmektir” deyişi ulaşılamaz bir hedef olarak görülebilir. Kendini tamamıyla bilmek imkânsızdır; fakat kendiliği oluşturan sezgilerin, düşüncelerin, hislerin, davranışların ve hatta bilinçdışı reaksiyonların da tamamıyla bilinmesi şimdilik mümkün değildir.
İleriki bölümlerde bahsedileceği üzere toplumsal yapı, psikoloji ve hafıza bilinçli deneyimi / bilinçdışı algıyı oluşturan temel faktörler arasında yer almaktadır. Buna rağmen fiziksel indirgemecilik ve onun radikal bir kolu olan özdeşlik teorisi, epistemolojik materyalizmi gözetmeyen ama ontolojik materyalizme uygun düşen bir ekol olarak ilgiyi hak etmektedir. Bu ilgi nörobilimsel gelişmeleri yakından takip etmeyi ve şimdilik ütopik gözükse de devrim sayılabilecek gelişmelere göre güncellenebilecek bir ‘felsefi rezerv alan’ bırakmayı zorunlu kılmaktadır.
Zihin felsefesi evrimleşirken
Zihin felsefesine dair tartışmalar giderek artarken, Marksist literatürde konuya ilişkin kafa karışıklığı dikkat çekmektedir. Marksistler iş politik devrimciliğe düştüğünde zihni hiçbir kategoriye bağlı saymayan özgür iradeciliği savunmakta, konu beyin ile zihin arasındaki ilişki olduğunda ise uhrevi akımlara benzememek adına bilimsel yasaların yanında saf tutmaktadır. Fiziksel indirgemeciliği idealist tezlere karşı sahipleniyor görünseler de insan zihnini sadece maddesel süreçlerle özdeş görmek, politik üretkenliği maskeler gibi durmaktadır. Bahsettiğimiz tutarsızlık öyle kritik bir noktaya gelmiştir ki, bu süreçten itibaren temel materyalist tezler dışında Marksist külliyatın bu alana özel bir ilgisi kalmamıştır.
Descartes’tan köken alan ikici düşünce ve ona karşı gelişen fiziksel indirgemeci teorilerden sonra, zihin felsefesinin bir daha ikici teorilere hiç dönmediği kolayca fark edilecektir. Günümüzde bilinçli deneyimlerimizin fiziksel süreçlerden bağımsız ayrı bir âlem olduğunu iddia eden ve bir tür töz ikiciliğini savunan herhangi bir ekol bulunmamaktadır. Öte yandan, nitelcelerin ve birinci tekil şahsın zihinsel niteliklerinin fiziksel süreçler ile olan ilişkisinde edindiği radikal ama belirleme ilişkisindeki tutarsız tutumları nedeniyle fizikselci teorilerin popülaritesi giderek azalmıştır.
Nihai gerçekliği ne madde ne de zihin ile açıklayan ve ikisini de temel olarak kabul etmeyen başka bir tekçi akım daha vardır. “Nötr tekçilik, töz olarak zihin ve maddenin var olduğunu reddetmez. Bu görüş açısından zihin ve madde, her ikisine karşı da nötr olan tek bir tür temel tözden türetilen şeylerdir.”[30] Bu teori gücünü meseleleri basitleştirmesinden alır. Gerçeklik ne maddidir ne de zihinseldir, temelini nötr olan tözden alır. “Ockham’ın Usturası ilkesine göre, diğer şeyler aynı kalmak koşuluyla, tekçi teoriler ikici teorilere tercih edilmelidir.”34 Materyalizm ve Ampiryokritisizm kitabında Lenin’in yoğun eleştirilerine maruz kalan Ernest Mach ile William James ve Bertrand Russel gibi düşünürler bu akımı savunmuştur. Gücünü aldığı basitleştirme tarzı, bir müddet sonra nötr tekçiliğin bağımsız bir ekol olarak ilerlemesine mâni olmuştur. Bu akımın savunucuları, çoğunlukla diğer akımlara dahil olmak zorunda kalmışlardır; yapısalcı nötr tekçiler, işlevselci nötr tekçiler gibi. Ayrıca töz ve niteliğe dair bir açıklama girişimi olarak, onların zihin ve madde olmadıklarından çünkü sadece nötr olduklarından bahsetmek, yani bir açıklama biçimi olarak hiçbir şey açıklamamak, elbette sonuçta gidimli bir düşünce tarzı yaratamamıştır.
Yirminci yüzyılın ikinci yarısından itibaren üç ana ekol dikkat çekmektedir: Davranışçılık, işlevselcilik ve çağdaş teoriler. Üç teorinin başlangıç ve bitiş uğraklarını kesin olarak tarif etmek imkânsızdır ve bu üç teori iç içe geçmiştir. Fakat yine de davranışçılığın gücünün azaldığı yerde işlevselciliğin başladığını, işlevselcilik daha az duyulduğunda ise çağdaş zihin teorilerinin gündeme geldiğini saptayabiliriz. Sonuçta yakın dönem zihin felsefesi kuramları davranışçılıktan işlevselciliğe ve oradan da çağdaş teorilere doğru evrimleşmiştir. Çağdaş teorileri tek bir düşünce ekolü ile isimlendirmek veya özetlemek olanaksızdır. Bu teoriler ikicilik, fizikselcilik, indirgemecilik, özdeşçilik, elemecilik, yönelimsellik, koşutçuluk, olasılıkçılık, determinizm gibi akımları karmaşık olarak barındırmaktadır. Dolayısıyla çağdaş teorileri yazarların ismiyle anmak daha doğru olacaktır; örneğin Daniel Dennet’in teorisinin hem biyolojik indirmeci hem de olasılıkçı ve özgür iradeci yönlerinin olması gibi, yahut Chomsky’nin davranışçılığa karşı çıkarken özdeşlik teorisinden faydalanması gibi.[31] David Chalmers’i, Daniel Dennett’ı, Ned Block’u ya da Roger Penrose’u bir ekole ait saymak henüz mümkün değildir, bu nedenle çağdaş teorilerden bahsederken bir düşünce akımı yerine doğrudan yazarın ismini anmak isabetli olacaktır.
Epistemolojik materyalizmi aramak: Zihin felsefesinin ortodoksisi olarak işlevselcilik
Davranışçı ekol zihin-beden ikiliğini kabul etmez; ama bunu ontolojik materyalist temelden ziyade daha çok ‘zihin durumları’ kategorisine verdiği özel önemden dolayı yapar. “Felsefi davranışçılar, faillerin yalnızca yaptıkları üzerinden değil aynı zamanda yapabilecekleri ya da yapmaya yatkın oldukları şeyler üzerinden de zihinlere sahip oluşlarının doğru şekilde tanımlanabileceğini düşünür.”[32] Böylece zihinlerle bedenler ne özdeştir ne de etkileşimde sayılabilir. Sözgelimi futbol maçına gitmek demek; bilet almak, yolu ve süreyi ayarlamak gibi aktivitelerin toplamı demektir. Davranışçılık, yalnızca yapmaya yahut yapmaya yatkın olmaya odaklanır.
B isimli kişinin hâkî renkli bir nesne gördüğünde mutlu olması örneğinden devam edelim. Bir davranışçı, bu esnada, B’nin o nesneyi kullanmasına, satın almasına yahut onu elde etmek için hangi davranışlarda bulunacağına kategorik önem verir. Davranışçılık zihin-beden diyalektiğini reddediyor; ama bunu, onu felsefi yolla eleştirerek değil, önümüzde duran sorundan kaçarak başarıyor. Çünkü zihinsel fenomenlerin niteliksel boyutları konu dışı tutuluyor. Davranışçı psikologlara göre zihnin içsel doğası değil, onun ne yaptığı ya da ne yapabileceği önemlidir. Davranışçı filozoflar ise dilsel pratiğe odaklanmışlardır, ortada dil dışı bir gerçeklik varsa da bu durum psikologlar ve diğer deneysel bilim insanlarının alanına girer. Davranışçılara göre de etki ve tepki diyalektik bütünlük yaratabilir ancak onlar sonuç odaklıdır, etkinin tepkiye nasıl dönüştüğü biyoloji ve fizyolojinin konusudur.
Davranışçılık ontolojik materyalizm açısından faydalı bir zemin sunmadığı gibi epistemolojik materyalizmin kapısını dahi aralamaz. Hatta davranışçılığın politik olarak edinilmesi oldukça gerici sonuçlara yol açabilir. Timpanaro, davranışçılığın materyalizm ile özdeşleştirilerek eğitim psikolojisinde doğrudan kullanılması halinde, öğretmenin yerine ‘öğretmenlik makinesi’ geçeceğini ve sonunda öğrencinin kişiliksizleşerek otoriter teknokratizm meydana geleceğini söyler.[33]
Zihin felsefesi tarihinde epistemolojik materyalizm açısından verimli olabilecek tartışmalarla ilk defa işlevselcilik sayesinde karşılaşıyoruz. İşlevselcilik yükseldikçe diğer zihin felsefesi akımlarının etkinliği azalmış ve işlevselcilik zihin felsefesinin ortodoksisi haline gelmiştir. Temsili zihin kuramını da işlevselciliğin bir yan kolu olarak değerlendirirsek, çağdaş zihin teorilerinin hemen hepsinin karşıt kamplarda yer alsalar dahi işlevselci damardan beslendiğini saptamak mümkündür.
İşlevselcilik özellikle materyalist bir kurama dayanmamasına rağmen materyalizmin koyduğu hedeflerle bağdaşır. Materyalist bir kurama şu nedenle dayanmaz: İşlevselciler açısından maddi olsalar da ‘şey’lerin neyden yapıldıklarının önemi yoktur. İşlevsel kategoriye geçtiğimizde maddi tözden soyutlanmış başka bir düzeyden bahsetmiş oluruz. Örneğin bir bilgisayarı ele alacaksak, her bir bilgisayar farklı maddi tözlerden yapılsa bile işlevsel açıdan onları bilgisayar işleviyle bağdaştırır ve eşitleriz. İşlevselcilik ilk bakışta maddi temeli es geçiyor ve sadece işleve odaklanıyor gibi gözükse de iş düşünce ve zihin gibi konulara geldiğinde mecburen temel ile çatı arasındaki ilişkiler üzerine kafa yorulmak durumda kalınır. Bilgisayarların işlevinde olduğu gibi düşünceler ve nitelceler de çoklu gerçekleştirilebilir. İşlevselci zihin kuramında bu sefer bilgisayarlardaki donanımın yerini nörobilim, yazılımın yerini ise psikoloji alır. Böylece “Zihin dediğimizde maddi sistemlerden, ancak bu defa donanımdan soyutlanmış ‘daha üst bir düzey’den bahsetmiş oluruz.”[34] “İşlevselcilere göre işlevsel tanımlardaki düğümler ’psikolojik olarak gerçektir’ ve gerçek zihin durumlarını belirtir, sistemin nedensel olarak etkin içsel durumlarıdır.”39
Temsili zihin kuramı, işlevselciliğin açtığı kanaldan ilerler ve zihinsel işlemlerin semboller üzerine yürütülen hesaplamalar olduğunu savunur. Temelde biyolojik varlıklardan oluşan donanım bulunur, zihin bunun üzerinde yürütülen bütünsel program olarak görülür. Örneğin inançlar, arzular ya da algılar bir tür alt programlardır. Semboller ve temsiller kategorik bir önemde olduğundan dolayı temsili zihin kuramında dil kilit bir rol oynar. Zihinsel temsiller düşünce dilindeki cümleler tarafından kodlanırlar; sentaks semantiğe giden yolu açar.
İşlevselciliğe ve temsili zihin kuramına epistemolojik materyalizm gözünden baktığımızda şu sonuçlara ulaşmak mümkündür:
- Bilimler hiyerarşiktir. Temelde fizik, orta düzeyde biyoloji ve nörobilim, üst-düzeylerde ise psikoloji ve sosyal bilimler yer alır. Üst-düzey bilimler alt-düzey bilimlere indirgenemez, düzeyler hiyerarşik, bağımsız ve geçişsizdir.
- Nesneler katmanlıdır. Farklı düzeydeki nesneler arasında üst bağlılık ilkesi vardır. Üst-düzey nesneler ve özellikler, alt-düzey nesneler tarafından belirlenir ama bu durum nesnelerin ayrı olduğu bilgisini değiştirmez.
- Üstteki iki temel tez ışığında devam edersek, zihinsel özellikler fiziksel özelliklere üst bağlıdır. Bu nedenle fiziksel bir farklılık olmaksızın zihinsel farklılık mümkün değildir. Zihinsel özellikler, fiziksel özellikler sayesindedir. İkisi arasında reddedilemez bir nedensel ilgi, bir diğer deyişle deterministik ilişki vardır.
- Zihinsel özellikler çoklu gerçekleştirilebilirler, yani farklı türden fiziksel özellikler aynı zihinsel özelliğe yol açabilir. Bu durum fenomenolojik sonuçların bilinebilir olduğunu ama öngörülebilir olmadığını düşündürür.
Birinci sonuç ontolojik materyalizm içi bir tartışma olarak ele alınabilir. Ontik dünyada her şeyin maddesel olmasının yanında nesnelerin farklı düzeylerde yer alabileceğinden hareketle, bilimlerin hiyerarşik sınıflamasını yapmak isabetli olacaktır. İkinci sonuç ise hem ontolojik materyalizmi hem de epistemolojik materyalizmi ilgilendiriyor. Bilginin ve bilgi nesnesinin arasındaki epistemolojik engel, nesnelerin katmanlı olmasıyla bağdaşmaktadır. Üst-düzey nesnelerin ve özelliklerin ontolojik açıdan fiziksel dünyaya bağlı olması bir yana, epistemolojik açıdan ayrı olduğu bilgisi kritik bir sonuçtur. Üst-düzey bir zihinsel özellik olarak bilgi, bilgi nesnesinden bağımsızdır; ontik dünyada beyin adlı organın içerisinde gerçekleşen fiziksel süreçler tarafından belirlenmesine karşın epistemik dünyada özgül bir karaktere bürünür.
Bilgi, bilgi nesnesinden ayrışırken aynı zamanda bilginin üretildiği organdan da ayrışmaktadır. İleride bu ayrışmayı açıklamak için farklı zihinsellik türlerinden bahsedeceğiz; ancak şimdi bilginin üretildikten sonra, artık nesnesinden ve doğal olarak üretildiği yerden ayrıştığı üzerinde duralım. “Bilgi, işlendiği ve ortaya çıktığı bedenden bağımsız, yaşama ait bir üründür. […] Sanırım ilk kez 1980’ler ortasında yapay zekâ bilim alanında, bilginin onu işleyen yapay zekâ yapısından bağımsız olduğu fikri gelişmiş; yani biyolojik sistemler ve yaşamın içindeki bilgi ağlarındaki enformasyon ile bu enformasyonun işlendiği beyin-benzeri yapının aslında birbirinden bağımsız olduğu vurgulanıyor. Yani nöronlarımızın yaptığı seçimler sonucunda ortaya çıkan bilgi süreçleri nasıl nöronlara ait değilse beyinlerimizin yaptığı yaşantı seçimlerini üreten enformasyon modellemeleri de beyinlere değil, yaşamın kendisine aittir.”[35]
Bilginin bilgi nesnesinden kategorik bağımsızlığını, doğrudan zihni bedenden bağımsız ilan etmeye kadar varan aktarma girişimine şerh düşmek gerekiyor. Bilgi türleri arasında bir ayrıma gitmeden evvel böyle bir aktarmaya girişmek tipik bir kartezyen hamle olacaktır. Bununla birlikte yukarıda görüşünü aktardığımız yazarın enformasyon modellerini beyine değil de yaşama ait gören yaklaşımını savunmak için örnek verdiği bir deney, bilginin kategorik açıdan özgül yönünü saptamak ve o kategoriye ait özgül bir epistemolojik materyalizm savunusu yapmak gerektiğini göstermektedir. Türker Kılıç’ın kitabında aktardığı deney, OpenWorm Projesi kapsamında Caenorhabditis Elegans tür ismindeki iplik kurdu üzerine 2014 yılında yapılmış. Yaklaşık 302 nörona sahip ilkel bir tür olan bu deney solucanı, sinir sisteminin basitliği nedeniyle nörobilim çalışmaları için ideal bir canlıdır. Bu solucan bir akvaryumda ya besin maddeleriyle ya da zehirli maddelerle aynı ortama koyulmuş ve onun besine yaklaşma ve zararlı yiyecekten kaçınma davranışları incelenmiş. Bu davranışlara eşlik eden sinirsel aktivitelerin neredeyse tamamı, nöron sayısının az olması nedeniyle matematik modelleme ile analiz edilebilmiş. “Bu 302 nöronlu ‘basit’ sistemin her bir nöronu sadece 0 ya da 1 yanıtını verse bile bu 2302 yanıt seçeneği eder.”41 Kaldı ki iki nöron hücresi arasındaki iletişimin 0 ve 1 tarzında ya hep ya hiç modeliyle yetinmediği hesaba katıldığında, muazzam boyuta ulaşan ihtimaller ağı meydana gelmektedir. Halihazırdaki en gelişmiş bilgisayarın, solucan beynine yakın bir simülasyonu ancak başarabildiğini, bu simülasyon başarısının insan beyninin potansiyelinin yanına bile yaklaşamadığını vurgulayalım.
Bir robotik bilgisayarlı makine, solucanın bütün nöral ağını taklit etmeyi başardığında, bu makinenin solucan gibi davranması mümkün hale gelebilir mi? İşlevselciliğin mekanik belirlenimci versiyonları bu soruya ‘Evet, şimdi olmasa bile gelecekte mümkün’ cevabını veriyor. Bu ihtimal ve ön çalışmalar, yaşantı sonucunda elde edilen bilginin artık yalnızca o bedene ait sayılamayacağını göstermektedir. Bu nedenle ontolojik materyalizm ile yetinmek, tersinden bir maddeli idealizmi doğurmaktadır. Bilgi alanına özgü bir materyalizm türü ‒epistemolojik materyalizm‒ zorunludur ve işlevselcilik bu konuda bize hammadde sağlayabilir.
İşlevselcilik iki farklı uca savruluyor
Marksist felsefenin bu tartışmanın epey gerisinde kaldığı gerçeğini kabul etmek zorundayız. Dolayısıyla Marksizm adına işlevselciliği yahut başka bir ekolü net olarak işaret etmek mümkün değildir; ancak yukarıdaki dört sonucu Marksizm adına savunma ve bu dört sonucu Marksizme yedirme girişimi bile materyalist bir hamle olacaktır. Yine de yeterince yol aldığımız söylenemez, üçüncü ve dördüncü tezlerdeki boşluk hemen dikkat çekecektir. Madem zihinsel nitelikler fiziksel özelliklere bağlı ve onlar tarafından belirlenen ama maddesel süreçlerden ayrı fenomenlerdir; zihinsel özellikler başka zihinsel özelliklere nasıl yol açmaktadır ya da zihinsel fenomenler başka fiziksel sonuçlara sebep olabilir mi? Deterministik ilişki illaki aşağıdan yukarıya doğru olmak zorunda mıdır?
İşlevselci ekol, zihinsel fenomenlerin fiziksel yasalar tarafından belirlenmesine rağmen onlardan ayrı olduğunu işaret ediyor. Bu yaklaşımın materyalist karakterde olduğunu vurgulamıştık. Bununla birlikte bilinçli deneyimlere fiziksel süreçlerden bağımsız bir kimlik atfetmek yeni tartışmalara yol açmıştır. Bu tartışmanın şüphesiz çok sayıda sonucu olmuştur; ancak biz şimdilik sadece iki farklı sonuçtan bahsedeceğiz. Elemecilik ve yönelimsel duruş. İki ekol de çok farklı uçlarda yer aldığından dolayı işaret ettikleri sorunsal semptomatik olarak görülebilir.
Yönelimsel duruş, Daniel Dennett tarafından fiziksel duruş ve tasarım duruşundan ayırt edilerek kuramlaştırılmıştır. “Dennett’e göre, Fiziksel Duruş, nesnenin fiziki öğeleri, Tasarım Duruşu nesnenin tasarım ayrıntıları cinsi üzerinden bir açıklama yapar. Yönelimsel Duruş ise, öncekilerden bağımsız olarak, nesneye atfedilen yönelimsel haller cinsinden nesnenin davranışını açıklar.”[36] Bu noktada zihinler artık gerçek olmaktan çıkar ve inşalar olarak görülür. Tıpkı dünyada gerçekte meridyen yaylarının olmaması gibi, nitelceler de faillere atfedilen ama gerçekte olmayan şeylerdir. B isimli örneğimizden devam edecek olursak, B’nin hâkî renkli bir kalem gördüğünde ona arzu duyması, davranışının yönelimsel duruşu üzerinden ifade bulur. Bunun yanında o kalemi üreten mühendis için bu sefer tasarım duruşu söz konusu olacaktır. Kalemi ve diğer nesneleri atom düzeyinde, canlı varlıkları hücresel düzeyde incelemeye gelince ise fiziki duruş devreye girecektir. Hücre düzeyine erişildiğinde, artık tasarım duruşu tasfiye edilmiştir ve fiziksel duruşa geçilmiştir. Yönelimsel duruş, tasarım duruşu ve fiziksel duruş birbirlerinin yerine geçemezler.
Dennett biraz daha ilerler ve bilinci “kendine özgü niteliksel veya fenomenolojik özellikler sergileyen ya da zihnin gizli bir odasında konumlanan durumlar değil, diğer temsili unsurlarla yarışarak davranışın kontrolünü sağlayan durumlar” olarak tarif eder.[37] Böylece bilinçten söz etmeye başladığımızda temsilin de temsili sayılabilecek üst sıra temsilden bahsetmiş oluyoruz. Düşünce temsili diğer temsil türleriyle sadece derece olarak değil, tür olarak da ayrışır, bunu sağlayacak olan da dilin belirmesidir. Yönelimsel duruş kuramının derinliklerine daha da dalmaya gerek yok, çünkü sanki başladığımız noktaya geri dönüyor gibiyiz. Descartes kartezyenizmini çok önceden terk etmemiş miydik? Zihinsel nitelikler üst-düzey temsillerse ve dil ile kodlanan düşünceler kontrolü sağlayan durumlarsa ve artık yönelimsel duruşa geçtiğimizde fiziksel duruş ile tasarım duruşu tamamen tasfiye ediliyorsa, kartezyen düşünce bir kez daha küllerinden doğmuş demektir.
İşlevselciliğin materyalist zeminden köken alarak bilinçli deneyimleri ayrı bir kategori olarak saptamasının fiziksel indirgemeciliğin boşluklarını kapatacağını umut etmiştik. Bilinçli deneyimleri nörobilim kesin bir dille açıklamadıkça, sorun felsefi açıdan beklenilenin tam tersi olarak sonuçlanabilmektedir. Yönelimsel duruş teorisi materyalizmin sahip çıkabileceği fizikselci bir zemini tanıyorken, sonucu itibariyle gerçekçilikten radikal bir kopuş sağlayarak, zihni yanılsama olarak gören idealist akımlara benzemiştir.
Konunun diğer ucunda ise elemecilik yer almaktadır. Yönelimsel duruş zihinleri fizikselci zeminden koparırken, elemecilik yakınlaştırmak ister. “Elemeci maddecilerin elemeyi umdukları şey tam olarak nedir? Hızlıca cevaplarsak zihinler.”[38] Elemeciler zihinsel durumların var olmadığını, varmış gibi duran ve bizim zihinsel fenomen dediğimiz şeylerin ise bilimsel gelişmelerce kademe kademe elenecek olan ‘halk psikolojisi’ kavramları olduğunu savunur. Patricia ve Paul Churchland konuyu kimya biliminde yanmanın nasıl mümkün olabildiğinin açıklamasının yıllar içerisinde değişmesine benzetiyorlar. On sekizinci yüzyılda yanma sırasında filojiston adı verilen bir elementin yanan maddeden salındığı düşünülüyordu. Daha sonra kalorik adı verilen hissedilmez bir sıvının bir maddeden başka bir maddeye kaydıkça yanmanın gerçekleştiği düşünüldü. Gerek filojiston gerekse de kalorik kuramları, kimya biliminin gelişmesiyle bir açıklama modeli olmaktan tamamıyla çıktı ve sıcaklığın bir tür enerji olduğu ispatlandı. Churchland’lar nörobilimin de bunu başaracağını düşünüyor, bilimsel gelişmeler hız kazandıkça birinci tekil şahıs deneyimi, bilinçli algı, his ya da zihin denilen şeylerin açıklığa kavuşması ve aydınlanması şöyle dursun bütünüyle ortadan kalkacağını düşünüyorlar.
Heyhat, nörobilimdeki ciddi ilerlemelere rağmen nitelceler bir türlü elenemiyor. Çünkü konunun nörobilimi aşan yönleri var. Elemeciler, fiziksel özdeşlik teorisi yanlılarının düştüğü sarmal içinde debeleniyor. Nörobilimde paradigma değişimi yaratacak kadar önemli gelişmelerin yaşandığını varsayalım. Belki de şu an sabit ve değişmez kurallar olarak gördüğümüz iki nöron hücresinin temas etmesine olanak sağlayan sinaptik iletişim veya beynin şebeke şeklinde işleyen bütünsel nöronal aktivitesi hakkındaki bilgilerimiz, tıpkı geçtiğimiz yüzyılda terk edilen filojiston ve kalorik terimleri gibi elenecektir. Buna rağmen bilinçli deneyimlerin, hislerin ve zihinsel süreçlerin birinci tekil şahıs nezdindeki ‘biricikliği’ yine devam edecektir. Çünkü nitelcelerin epistemik dünyada gerçek nesneden kategorik açıdan bağımsız bir rolü vardır. Ontik dünyada ise bilinçli deneyimler üst-düzey nitelikler olmaları itibarıyla psikoloji ve sosyal bilimler gibi disiplinlerin alanına dahil olurlar. Şimdiye kadar tek başına nörobilim bu meseleyi çözümleyememiştir ve meselenin felsefeye ve sosyal bilimlere içkin yönü nedeniyle, gelecekte de sadece nörobilimin çözümlemesi mümkün değildir.
Eleyici materyalistlerin elemeyi istedikleri ve halk psikolojisi kategorisine soktukları zihinsel faaliyetlerden biri de düşüncenin kendisidir. Eleyici materyalistlere göre düşünce de tıpkı arzu, his ve niyet gibi teorik bir kategoridir. “Çeşitli düşüncelere sahip olduğumuzu ilk elden, yakın biçimde biliyoruz. Halk psikolojisinin düşünce, arzu gibi kategorileri sahip oldukları normatif içerik dolayısıyla vazgeçilmez görünür. […] Öyleyse, normatif düzlemin insan davranışı açısından vazgeçilmez olması ölçüsünde düşünce kategorisi de bizler için vazgeçilmez görünür. Bu durumda ise, eleyici maddeciliğin halk psikolojisi kategorilerini eleme (kullanımdan çıkarma) önerisi gerçekleştirilmesi mümkün olmayan bir öneridir.”[39]
İşlevselciliği bir kök olarak ele aldık ve işlevselcilikten türeyen akımların aralarındaki önemli farklara karşın zihinsel faaliyet ile fiziksel faaliyeti töz olarak değil ama nitelik olarak iki farklı düzlemde ele aldığını saptadık. Bu görüşe töz tekçiliği ‒ nitelik ikiciliği adı verilmektedir. Bu tanımın epistemolojik materyalizme uygun düştüğünü ilan etmeyi arzulardık! Ancak nitelik ikicileri, vardıkları sonuçlar itibarıyla, zihinsel niteliklerin meydana gelme süreçleri konusunda idealizme o denli benziyorlar ki, artık onları nitelik ikiciliği yerine töz ikiciliği kategorisinde saymak daha tutarlı olacaktır. Dennett’ın yönelimsel duruş teorisinin fiziksel duruşu tasfiye ederek belirleme ilişkilerinde yarattığı tutarsızlık ‘belirimcilik’ kuramıyla iyice ayyuka çıkar. Belirimcilik, tıpkı yönelimsel duruş veya elemecilik gibi, nitelik ikiciliğinin türlerinden biridir. “Belirimciliğe göre mikro-fiziksel nesne ve niteliklerin bir araya gelerek oluşturdukları yapıların karmaşıklık düzeyi belirli bir seviyeye geldiğinde yeni tür niteliklere (örneğin zihinsel nitelikler) sahip nesneler belirir.”46 Belirimcilik zihinsel niteliklerin çıkarsanamaz olduğunu savunarak yoluna devam eder ve sonunda aşağıya doğru nedenselliğin mümkün olduğunu ifade eder. Mademki üst-düzeyde yer alan zihinsel nitelikler alt-düzey fiziksel yasalardan çıkarsanamıyor ve fiziksel nesneler yeterli karmaşıklık seviyesine geldiği an beliriveriyorlar, ortada yukarı yönlü bir belirleme ilişkisi olmak zorunda değildir. O halde pekâlâ üst-düzey nitelikler, temel düzeyde yer alan maddi niteliklerde değişime neden olabilirler. Töz tekçiliği, yani ontolojik materyalizm ile başlayan yol, tutarlı bir nitelik ikiciliği ve epistemolojik materyalizm ile değil, maddeli idealizm ile son bulmuş oldu.
Yapay beyin mümkün olsaydı
‘Zor sorun’ olarak tarif ettiğimiz şeye yeniden dönmüş olduk. B isimli kişinin karaciğerinin hangi dokular sayesinde ve hangi mekanizmalarla safra salgıladığını, safranın bir kesede depolanıp ne zaman boşaltıldığını kolaylıkla inceleyebiliriz. Bu incelemeler neticesinde safra salgısının karaciğerdeki özelleşmiş hücrelere eşlik ettiğini net bir şekilde saptayabiliriz. Aynı şekilde mutlu olduğu zaman B’nin beyninde hangi yapıların metabolik aktivite gösterdiğini de kolaylıkla inceleyebiliriz. Yine tıpkı safra-karaciğer ilişkisi gibi B’nin mutlu olması esnasında limbik sistemindeki mekanizmaları saptayabiliriz. Bilinçli deneyim ve beyindeki kortikal bağlantılar arasındaki ilişkiye dair elimizdeki veriler, neredeyse karaciğer ve safra salgısı arasındaki ilişki kadar kuvvetli bir nedensellik ilan edecek kadar bizi cesaretlendirecektir. Bunun yanında şu noktadaki gizem bir türlü aşılamamaktadır. B’nin neden safra salgıladığı ve safra salgılanmasına özelleşmiş karaciğer dokusunun eşlik etmesi gerektiği hususunda hiçbir gizem yokken, B’nin neden mutlu olduğu ve mutluluk olarak tarif edilen hisse neden limbik sistemdeki nörolojik yapıların eşlik etmesi gerektiği derin bir gizem barındırmaktadır.
Zihin felsefesi kuramları arasında, nörobilimin şimdiye dek açıklamakta güçlük çektiği birinci tekil şahıs deneyimleri, hisler, algılar ve irade gibi meseleleri tartışmayı kolaylaştırmak adına ilan edilen felsefi zombi tasavvuru yer alıyor. Kafası, gövdesi, kolları ve bacakları olan bu varlıkların dışarıdan bakıldığında tıpkı insana benzediği, beyin ve sinir sisteminin diğer parçaları dahil olmak üzere bütün fiziksel işleyişin insanla bire bir aynı olduğu ama herhangi bir insan gibi öznel hisler barındırmadığı varsayılıyor. Tabii ki yeryüzünde böyle bir yaratık yok; ama bunun felsefi olarak olabilme ihtimali işlevselcileri çürütmek için kullanılıyor. Böyle bir zombi yaratık mümkünse demek ki bilinçli deneyimler işlevsel açıdan elzem değildir. Böylece, başka fiziksel koşullarda, bilinçli deneyimlerin fiziksel süreçlere eşlik etmeyebileceği düşünülüyor. Diğer yandan töz tekçiliği ve nitelik ikiciliğini savunan bazı kuramcılar, yani temel töz olarak tek bir fiziksel dünya ama niteliksel olarak fiziksel ve zihinsel süreçlerin birbirinden ayrı olduğunu savunan teorisyenler, zombi argümanını kendi tezlerinin kanıtı olarak görüyor. “Eğer kavramsal çelişki içermeme mümkün olma anlamına geliyorsa, bu durumda zombi argümanına göre nitelik ikiciliği doğru olmalıdır, çünkü eğer zihinsel nitelikler fiziksel niteliklerle özdeş ya da onlara indirgenebilir olsaydı, zombilerin mümkün olmaması gerekirdi. Zombiler mümkün olduğuna göre nitelik ikiciliği de doğru olmalıdır.”[40]
‘Zor sorun’ ya da ‘derin gizem’ denilen bilinç, bilinçli hisler ve özgür irade meselesini felsefi zombi kavramıyla aşamıyoruz. İşlevselciliği ve nitelcelerin zihinsel süreçler tarafından var edilen ama onlardan ayrı olduğunu savunan diğer akımları çürütmek için ortaya koyulan felsefi zombi tasavvuruna karşı fiziksel indirgemeciler ‘ama zombiler yok ki’ diye cevap veriyorlar. Felsefi zombi kavramını bir yaratık olmaktan çıkarıp daha gerçekçi bir varsayım yoluna sokmayı deneyeceğiz. Bunun için beyin ölümü ve organ bağışı tartışmalarından esinlenerek yapay beyin ihtimalini tartışacağız.
Beyin ölümü bir tür kesişim kümesinde yer alıyor. Kavramın hem bilimsel yönü hem organ bağışı gibi gündelik hayata içkin yönü hem de canlılığın ne zaman son bulduğuna dair felsefi yönü var. Esasında bedenimizdeki organlar arasındaki karşılıklı etkileşim, bir hiyerarşik düzene dayanmıyor. Yani beyin, her biri ölümlü olan organlarımız arasında bir komutan rolü oynamıyor. Dolayısıyla bundan iki yüzyıl önce beyin ölümü diye ayrı bir sınıflandırma yoktu; çünkü böbrek ölümü, akciğer ölümü, beyin ölümü ve kalp ölümü, ölüm ile eşitti. Bu organlardan sadece birinin ölümü, bir müddet sonra ölüm demekti. Organların bütünsel işleyişteki rolüne göre, sadece ölüm süreleri değişebilirdi. Midesi çalışmayan biri yaklaşık 20 günde, böbrekleri çalışmayan biri 10 günde, akciğeri çalışmayan biri ise 10 dakika içinde hayatını kaybeder. Beyin fonksiyonlarını tamamıyla yitirmiş biri ise –bu durum yalnızca beyne giden bütün kan dolaşımının durmasıyla mümkün olabilir‒ birkaç dakika içinde ölecektir. Fakat günümüzde yapay organlar sayesinde bu süreler değişiyor. Diyaliz böbreklerin yerine, ventilatör akciğerlerin yerine, kalp pili ve yapay dolaşım makineleri kalp yerine işlev görüyor. Yani halihazırda beyin ölümünün ölüm ile eş değer olması, yapay beyin şeklinde bir cihazın var olmamasından kaynaklanıyor. Bu tartışma ve süreler organ bağışı gibi kritik bir alanda büyük önem taşıyor. Örneğin diyaliz adı verilen ve böbreğin fonksiyonunu yapay olarak yerine getiren bir tedavi süreci mümkün olmasaydı, böbrek yetmezliği gelişmiş birini organ bağışı için aday görebilirdik.
Beyin fonksiyonlarını yerine getiren diyalize benzer bir cihaz kullanımda olmadığı için beyin ölümü gerçekleşmiş bir insanı, organ bağışı için ideal verici olarak kabul ediyoruz. Şimdi diyaliz benzeri bir cihaz hayal edelim. Beyin sapını ve beyin hemisferlerini besleyen damarlara kan pompalasın ve aynı zamanda minik bir jeneratör vasıtasıyla da beyin sapının elektriksel ritminin sürekliliğini sağlasın. Şimdiki tıbbi teknoloji ile böyle bir cihaz tasarımı uçuk bir düşünce. Ama sanırız zihin felsefecilerinin gündemde tuttuğu zombi tartışması kadar değildir! Eğer böyle bir cihaz var olsaydı beyin ölümü kavramı kökten değişecekti ve elbette bütün etik tartışmalar da çok farklı olacaktı. Peki, bu cihaz neleri üretebilecekti? Öncelikle beynin diğer organlar için sağladığı fiziksel destek mümkün olacaktı, yani solunum ve kan dolaşımı için gerekli düzen başarılacaktı. Birtakım fiziksel özellikler dışında bu cihazın fenomenal çıktısı olacak mıydı? Bir tür fenomenal çıktı meydana geliyorsa, bunun şimdiye kadar bildiğimiz fenomenal içerikten ayrımını neye göre tarif edeceğiz? Bu sorular, felsefi zombi yahut distopik yapay zekâ/robot tartışmalarına göre daha oturaklı gözüküyor. Çünkü fizikselcilere ve bazı işlevselcilere göre felsefi zombi kavramı mümkün değil, onu varsayımsal açıdan mümkün görenler ise determinizmden vazgeçip, kuark nesillerinin etkileşime girerek çeşitli olasılık potansiyelleri yarattığını iddia ediyorlar. Yapay beyin tasavvuru, hangi ekol savunulursa savunulsun varsayımsal olarak reddedilemeyecek kadar gerçekçidir.
Hafıza ve nöral plastisite
İlk olarak, yapay cihaz sayesinde beyninin dolaşım ve elektriksel aktivitesinin sağlandığı bir kişinin herhangi bir fenomenal yaşantısı olmadığı seçeneği üzerine düşünelim. Böyle bir yokluk halinden hiçbir zaman emin olamayız. Hiç kimsenin olmadığı bir ormanda devrilen bir ağaç ses çıkarır mı sorusuna bir materyalist ‘elbette ki çıkarır’ cevabını verecektir. Kişinin bunu deneyimlememiş olması, bedenimiz dışındaki nesnelerin ve onların ilişkisinin olmadığı manasına gelmeyecektir. Dolayısıyla yapay beyin sahibi bir kişinin çevredekilere hiçbir belirti vermemesi, fenomenal yaşantının içe dönük niteliksel yapısı dolayısıyla yok sayılamaz. Birtakım görüntüleme ve laboratuvar yöntemleriyle incelediğimiz metabolik ve nöral aktivitelerin hangisinin fenomenal çıktı ile eşleşeceğinden hiçbir zaman emin olamayız. Biz gözlemleyemesek bile, beyin adlı organ bir şekilde canlı kalıyorsa, fenomenal çıktı potansiyeli daima vardır. O halde nitelceler içe dönüktür. Bu özellik, nitelcelerin fiziksel süreçlerle olan deterministik ilişkisine zeval getirmez.
Bu sefer de yapay beyin sayesinde canlılığı korunmuş bedenin, fenomenal bilince sahip olduğu ihtimalini öne çıkaralım. Artık farklı bir fiziksel süreç yaşandığına göre, başta temel duyular dahil olmak üzere birçok uyaran karakter değiştirecektir. Farklı dalga boyundaki ışıklar görülebilir veya farklı frekanstaki sesler işitilebilir hale gelecektir; sonuçta kişinin yaşadığı fenomenal deneyim tamamıyla değişecektir. Bu durum fenomenal deneyimin ne kadar kişiye özgü ve farklı olursa olsun, bir fiziksel bütünlüğe ve işleyişe gereksinim duyduğunu düşündürür. Biz yine de dış gözlemci olarak, çeşitli dalga boyuna sahip fotonları ve farklı frekanstan gelen sesleri tespit edebilir ve onların yapay beyinde yarattığı nöral süreçleri gözlemleyebiliriz. Şimdiye kadar şahit olmadığımız bu yeni nöral süreçler ile yapay beyin sahibi kişinin yaşadığı yeni fenomenal deneyim arasındaki ilişkiyi de gösterebiliriz. Buna rağmen fiziksel süreçler tarafından belirlenen fenomenal deneyim halen içe dönük ve paylaşılamaz olma niteliğini korumaktadır. Nitelceler içe dönük olmaları nedeniyle biriciktir ve tek bir kişiye özgüdür.
Biraz daha ileri gidelim ve yapay beyin sahibi kişinin dış uyaranlara maruz kalan pasif bir konumdan ziyade, tıpkı yapay olmayan beyin sahibi insanlar gibi davrandığını ve onlarla eş düzlemde yer aldığını varsayalım. Yapay beyin sahibi kişi geçen süre boyunca tıpkı diğer insanlar gibi hafıza sahibi olacaktır. İşte tam da o zaman zihinsel fenomenlerin bütünsel dokusunu kavramaya başlarız. Bu nedenle bellek konusuna odaklanmak gerekiyor.
“Bellek nöronal dokuda faal örüntülerin kazınması esasına dayanır.”[41] Nörobilimde bellek denilince çeşitli sınıflama türleri gündeme gelmektedir. En çok kullanılan sınıflama ise açık bellek ‒ örtük bellek ayrımıdır. Açık bellek kişinin ifade edebildiği ve farkında olduğu bellek türüdür. “Örtük bellek, açık bellekten farklı olarak bilinçli bir şekilde bilinmez; bilinçli olarak ‘öğrenilmiş’ değildir. Onun için, bu bilgiyi ‘hatırlamak’ da söz konusu olmaz. Örtük bellek, ‘önceki yaşantının, sonraki davranışımızı, bilinçli bir farkındalık olmadan etkilemesidir’ diye tanımlanır.”[42]
Açık bellek, epizodik bellek ve semantik bellek olarak ikiye ayrılır. Epizodik bellek kişisel yaşantı deneyimlerinden oluşmaktadır, semantik bellek ise bir anlamda dünyaya dair genel bilgiyi içerir. Geçmişte yaşanmış bir olay anımsandığında epizodik bellek devrededir, bir sorun hakkında muhakeme yapmak için gereken bellek türü ise semantik bellektir.
Belleğin bahsettiğimiz ayrı türlerinin her birinin fiziksel süreçleri nörobiyolojik açıdan farklıdır. Nörobilimdeki gelişmeler, semantik belleğin ön temporal (ön şakak) bölgede, epizodik belleğin ise daha çok kortikal asosiasyon alanlarında işlendiğini göstermektedir. Kortikal asosiasyon alanları denen bölge, en üst-düzeyde kortikal bilişsel işlemlerin yapıldığı yerdir. Farklı duyulardan gelen bilgiler burada birleştirilir ve önceki deneyimler ile karşılaştırılarak çıkarımlar yapılır. Anatomik yerleşim olarak ise prefrontal (ön), pariyetal-temporal-oksipital (arka) ve temporal (limbik) bölgelerden oluşur.
Bu noktadaki kritik verinin ‘önceki deneyimler’ ve ‘karşılaştırmak’ olduğunu ifade etmek gerekiyor. Belleğin en önemli bileşenlerinden biri olan epizodik belleğin nörobilimsel olarak nasıl işlendiği önemli bir bilimsel gündem konusudur; ama meselenin bizim açımızdan önemli olan kısmını ‘önceki deneyimler’ ifadesi oluşturuyor. Sonuçta fenomenal deneyim bellek sayesinde mümkün olabiliyorsa ve bu belleğin olaysal ve açık olan kısmını epizodik bellek olarak tarif ediyorsak, şimdiye kadar tüm anlattıklarımız ‘deneyim’e bağımlı kalmaktadır. Örneğimizdeki yapay beyin sahibi birey, ister doğal beyin sahibi birey ile tıpatıp aynı fiziksel özellikler sergilesin isterse de ondan ayrı bir fiziksel varoluşa sahip olsun; deneyim kazanmadan eksiksiz bir fenomenal bilince sahip olamayacaktır.
Bir canlı deneyim kazanmaya başladığı süreçten itibaren toplumsal yapıya dahil olur. Deneyim sadece insanın başka bir ortam / uyaran / nesne / canlı ile etkileşime girmesiyle mümkün olur. Toplumsal yapı, bireyi önceleyen bir katman olduğuna göre, bir şekilde beyin adlı organı etkilemeye başlar. Böylece beyin, çoklu asosiasyon alanları denilen anatomik bölgelerde deneyim biriktirir. Bu sürecin nörobilimsel yönden açıklaması nöral plastisite denilen mekanizma ile mümkün olmaktadır. “Nöral plastisite, sinir sisteminin deneyim ve yaralanmalara yanıt olarak kendisini işlevsel ve yapısal olarak değiştirme kapasitesini ifade eder. […] Plastisite yalnızca sinir ağlarının yeni işlevsel özellikler kazanması için değil, aynı zamanda sağlam ve istikrarlı kalmaları için de gereklidir.”[43] Beyindeki sinirsel ağların hangi mekanizmalarla değişime uğradığı hâlâ tam olarak netliğe kavuşmuş değil. Fakat kavramın yaklaşık altmış yıllık gelişimi boyunca, önceleri iki sinir hücresinin hangi taşıyıcı moleküller aracılığıyla etkileştiğine odaklanılırken, gelişen süreçte ikincil taşıyıcılara, genetik modellemelere eğilim gösterilmiştir. Daha sonra, sinir hücrelerinin yüzeyinde bulunan reseptörler ayrıntısıyla tartışılmıştır. Halihazırda ise Chip-Seq (DNA’ya bağlı proteinlerin bazı özel protokollerle çökertilmesi), optogenetik (ışık aracılığıyla hücrelerin aktivitesinin denetlenmesi) ve yeni nesil dizileme (genomdaki tüm parçaların sırasını tam olarak belirleme) yöntemleri kullanılıyor.
Sinirsel iletişimin tam olarak nasıl mümkün olduğu halen belirsizliğini korusa bile nöral plastisite bize toplumsal yapının beyni doğrudan etkilediğini ve sinir hücrelerinin birbirleriyle alışverişinde birtakım değişimler yarattığını gösteriyor. Böylece halihazırda zaten elde var olan fiziksel düzey, değişim göstererek başka bir fiziksel düzeye dönüşüyor. Bu bilgi determinizm açısından oldukça önemlidir. İşlevselciliğin ve töz tekçiliği ‒ nitelik ikiciliğinin bıraktığı mirastan bize kalan şey, zihinsel niteliklerin fiziksel süreçler tarafından belirlendiği ama onlardan ayrı olduğuydu. Bu sonuç başlangıçta materyalizme uygun görünmesine rağmen giderek kartezyenizmi ve idealizmi hortlatmıştı ve zihinsel niteliklerin de aşağıya doğru belirleyici olabileceği savunulmaya başlanmıştı. Zihinsel niteliklerin aşağıya doğru belirleyici olduğundan söz etmeye başladığımız anda, bir kaos ile karşılaşırız ve artık determinizmden bahsetmek anlamsız hale gelir. Her şey her şeyi belirleyebiliyorsa ortada belirleme yoktur.
Nöral plastisite, zihinsel niteliklere toplumsal yapıdan ve fiziksel süreçlerden bağımsız özerk misyon yüklememize mani olur. Nöral plastisite sayesinde yeniden şekillenen beyin hafıza biriktirmekte ve biriktirdikçe bazı fiziksel değişimler meydana gelmektedir. Açıkça söylemek gerekirse, nöral plastisite için gerekli koşul, bireylerden bağımsız olarak verili halde bulunan toplumsal yapıdır. Çünkü ancak toplumsal yapıyla karşılaşan insan nöral plastisite sürecine dahil olabilir. Ortaya çıkan bu yeni fiziksel değişimlerin yeni fenomenal sonuçlar üreteceğini düşünmek durumundayız. Dolayısıyla zihinsel niteliklerin fiziksel süreçler tarafından belirlendiği bilgisinin yanına, artık, zihinsel niteliklerin toplumsal yapı tarafından yeniden üretildiğini eklemek gerekmektedir. Toplumsal yapının doğaya indirgenebilir olduğu unutulmadığında, yeniden üretim sürecinin determinizm içi bir ayrım olduğu göze çarpacaktır. Böylece üst-düzey zihinsel süreçlerin belirleyen ‘gibi durduğu’ momentlerde asıl belirleyen unsur, daha aşağı düzeyde yer alan toplumsal yapıdır.
Üç ayrı kategori meydana gelmiş oldu: Fiziksel süreçler, zihinsel faaliyetler ve toplumsal yapı. Biyolojik değişimlerin fiziksel sürecin içinde olduğunu kabul edersek, bu üç kategori içerisinde zihinsel faaliyetleri özerk ilan eden anlayışı ‘kartezyen materyalizm’ olarak adlandırabiliriz. Kartezyen materyalizm, zihinsel faaliyetin nörobiyolojik tepkimelerden kaynaklandığını kabul ediyor ancak bir kez ortaya çıktığı anda artık belirleyici olabileceğini söylüyor. Kartezyen materyalizm, karşılıklı belirlenimcilik ile yetinmiyor, zihinsel süreçlerin tamamen rastlantısal olarak meydana geldiğini iddia ediyor. Kartezyen materyalizm, idealizmin maddeli türüdür ve ontolojiye düalist ayrımlar koymaktadır. Zihinsel faaliyet rastlantısal olarak görüldüğü andan itibaren doğaldır ki ortada nedensellik kalmayacaktır. Zaten karşılıklı belirlenimcilik ifadesi, ortada belirlenimciliğin kalmadığının ürkek bir itirafı gibidir.
Kartezyen idealizmin kökenlerini 18. yüzyıldan itibaren insan biyolojisinin kültür ile olan ilişkisini inceleyen çalışmalarda görmekteyiz. Bilimlerin hiyerarşisini ve bilim-felsefe ilişkisini verimli bir teorik-pratik uğrakta tarif eden Louis Althusser, psikanalizin bir bilim olarak nesnesini bilinçdışı kategorisinde bulduğunu savunduğu bir konuşmasında, görüşlerini biyoloji ve kültür konusunda talihsiz şekilde sonlandırır. Psikanaliz ile psikolojinin, biyolojinin ve nihayet teorik ve pratik sonuçlarıyla birlikte toplumun buluştuğu anları tarif ederken, biyolojiden kültüre doğru olan vektörü tersine çevirmeye çalışır. İnsan toplumlarının ve vahşi doğada tek başına büyüdükten sonra topluma katılmış küçük çocukların incelenmesiyle elde edilen verileri, biyolojik olanın kültürel olana geçişi vektörüyle işaretler ve kültürel eylemin biyolojik olan üzerindeki etkisini vurgular.
“Bu biyoloji → kültür vektörü yerine, kültürün bu ileri doğru hareketi ürettiği çok farklı bir yapıyla uğraşıyoruz. Belirlemenin tersine dönmesiyle. Küçük biyolojik insan varlığın kültüre girmesi, kültürün onun üzerindeki etkisiyle meydana gelir. Dolayısıyla uğraştığımız şey, küçük insan varlığın insan oluşu değil, kültürün, kendisinden başka küçük bir varlık üzerindeki etkisi, kültürün bir insan varlığa dönüşmesidir. Yani aslında, vektörü açıkça kültüre yönelmiş bir yatırım fenomeniyle uğraşıyoruz, oysa aslında, bir insan öznesi olacak varlığı özümseyerek sürekli kendisinden önce gelen, kültürdür.”[44]
Althusser belirleme ilişkisinin tersine döndüğünü söylüyor, ama sonradan kültürün insan varlığını öncelediğini, kültürün bir insan varlığına dönüştüğünü vurguluyor. Eğer belirleme ilişkisi tersine dönmüşse, yani vektör artık kültürden → biyolojiye doğruysa, nasıl olur da kültür hem insan öznesi olacak bir varlığı özümseyecek hem de ondan önce gelecektir? Kültür, eğer insan varlığından önce geliyorsa, ona artık toplumsal yapı demeliyiz. Toplumsal yapı insandan önce gelir ama bu önceleme hali fizik/biyoloji → toplumsal yapı vektörünün yönünü değiştirmez. Çünkü insan denen varlık da katmanlı olarak fizik/biyoloji tarafından belirlenir. Kültür, insan öznesi olacak varlığı özümsüyorsa, ona artık zihinsel faaliyet demeliyiz. Bu durumda zihinsel faaliyet belirleyici gibi gözükür, ama gerçekte olan şey, nöral plastisite ve bellek dolayımıyla yine de biyolojik olanın belirleyiciliğidir. ‘Fizik → nedensel bir biyolojik makine olarak bellek ve beyin → nöral plastisite → kültür’ sırasıyla vektörleri yerleştirdiğimizde, kültürün nedensel bir etmen değil sadece etkileyen bir etmen olabileceğinin altını çizmek gerekir.
İdealizmin müphem salvoları: Olasılıkçılık ve kuantum teorisi
“Bellek tarihi Heraklitosçudur. Hiçbir metafor veya teori kendini aynı biçimde tekrar etmez.”52 İçinde bulunduğumuz yüzyılda, nöronal aktivitenin, ağ şeklinde karmaşık bir düzen içinde, plastik gibi yeniden ve yeniden şekillendiğinden bahsediyoruz. Gelecekte belleği açıklamak için muhtemelen daha iyi modellerimiz olacak. Buna rağmen Platon’dan bu yana kayıtlara geçmiş bellek metaforları hiç de fena sayılmaz. “Bellek bir zamanlar bir balmumu tablet, elyazması veya sihirli bir tahtaydı, sonra bir manastır ve tiyatroya döndü, kimi zaman hatıralarımızın gizli bir avını sürdüğü bir orman, kimi zaman da mücevher kutusu, kuşhane veya depo oldu.”[45]
Metaforlar ve açıklamalar giderek çok daha teknik bir karakter kazansa da konunun sosyal bilimleri ilgilendiren yönünün ana teması aynıdır: Deneyim kazanmak ve deneyimin toplumsal yapının taşınmasına aracılık etmesi. Deneyim kazandıkça sinirsel yolların faaliyeti bir müddet sonra tekrarlanır, tekrarlandıkça tekrarlanması daha da kolaylaşır ve böylelikle deneyimin temsiline hizmet eder.
Tarif ettiğimiz materyalizm düzlemlerine gelebilecek itirazlardan biri olasılıkçılıktır. Olasılıkçılar, ‘özgür irade’ denen müphem ifadeye merkezi rol veriyor. Beynin işleyişinin tamamıyla mekanik belirlenimci sayılması, zihinsel fenomenlere ayrı bir nitelik statüsü verilmesi ihmal edilmese bile onları oldukça ürkütüyor. Hem özgür iradeye yer vermek ama hem de bilimden vazgeçmemek adına iki nöron hücresinin birbirini kuantum olayı olasılıklarında etkilediğini ve böylece tamamıyla rastlantısal zihinsel faaliyetin ortaya çıktığını savunuyorlar. Bu tezin devamında, zihinsel niteliklerin aşağıya doğru belirleyici olduğunun, bir tür karşılıklı belirleme ilişkisinin varlığının gelmesi tahmin edilemez değildir. Çağımızda idealizm kendini bilim karşıtı bir pozisyon yerine bilim içinden ifade etmektedir. Bilim ile idealizmin bu türden iç içe geçme durumlarının tehlikesine karşı dikkat kesilmeliyiz.
Sinir hücreleri arasındaki iletişimin nörobilim açısından henüz açıklığa kavuşmadığını, kavuşsa bile nitelcelere neden bazı nöral aktivitelerin eşlik ettiğinin sadece doğa bilimlerinin değil felsefenin ve sosyal bilimlerin de konusu olduğundan sıkça bahsettik. Kaldı ki “çoğu fizikçi beynin içinde durduğu sıcakkanlı banyonun, kuantum uyumunda ani hesaplamayla uyumsuz olduğuna katılıyor. Ve dış dünyanın özelliklerinin farkına vardığımız zaman ölçeği, kuantum uyumunun ortaya çıkardığı femtosaniye (10-15 saniye) ölçekle fazlasıyla ilişkisizdir.”[46]
Nöral aktiviteyi kuantum ile açıklamaya çalışmak demek, var olan fiziksel bilgi yetersizliklerimiz itibariyle, sonuç olarak ‘açıklamamak’ ve ‘açıklama niyeti taşımamak’ demektir. Patricia Churchland, mikrotübüllerdeki kuantum eşevreliliği, sinapslardaki peri tozuna benzetiyor.55 Mesele fizik değil de bilinçli deneyimler olduğunda kuantum teorisine başvurmanın perilere başvurmaktan farkı kalmamaktadır. Sinirsel iletişimin bazı yönlerini kuantum olayıyla ifade etmeyi başarsak bile neticede sonsuz olasılıktaki özgür irade seçenekleri ortaya çıkmamaktadır. Zihinsel niteliklerin bilinebilir ama öngörülemez olması, sonsuz sayıdaki kuantum olaylarının olasılıklarından dolayı değil, çok sayıda belirleyen faktörün var olmasından kaynaklanmaktadır. Determinizmden özgür irade lehine ödün vermeye başlasak, bu sefer kuantum olayının olasılıkları özgürlüğün ve iradenin sınırlarını zorlamaya başlayacaktır. Eğer seçimlerimiz sonsuz sayıdaki olasılıklar içinden rastgele oluyorsa, muhtemelen sonuç hiç de özgür irade yanlılarının planladığı gibi olmayacaktır. Bedenini dahi kontrol etmekte zorlanan ve dünyamızda anlamsızca çırpınan bir canlılar topluluğu en iyi ihtimaldir! İnsan adlı organizmanın, aşağıdan yukarı doğru nedenselliğinin korunduğu ve böylelikle fiziksel yasalar, biyolojik yasalar ve toplumsal yapı tarafından katmanlı ve hiyerarşik olarak belirlenen kesişim kümesinde yer aldığı çok daha tutarlı bir açıklamadır.
Fenomenoloji yardıma geliyor
Zihnin toplumsal yapıyla karşılaşması noktasında üzerine durulması gereken görüşlerden biri de Merleau-Ponty’nin fenomenalist felsefi girişimidir. Zihin, toplumsal yapıyla boşlukta kendiliğinden karşılaşmaz, bu karşılaşma beden sayesinde mümkün olur. “Merleau-Ponty’nin araştırmalarının felsefi çerçevesinde zihin, temelinde, bedenleşmiştir.”[47] Onun felsefesinde maddesel olmayan tözler, içi boş zihinsel içerikler, ideal ruhlar bulunmaz; kendilerine yön çizen ve yaşayan canlı bedenler bulunur. Algısal deneyimlerle başlayan yönelimsel analiz, bu deneyimi yaşayan bedenin hareketlerine, duyarlılığına ve duygulanımına olan yönelmişliğine doğru devam eder. “Bunlar bedensel boyutları olmayan soyut anlamda zihinsel durumlar değildir. Algılayan kişinin yaşayan bedenini içeren yani çevredeki tüm nesnelere ve etkinliklere yönelen tüm algılarda sürekli olarak yönelimsel hareket eden beden ve algısal organlardır.”57 Merleau-Ponty’nin bu fenomenolojik incelemelerinin neticesinde algının, algılanan nesnenin temsili olmadığı açığa çıkar. Bu felsefi çerçeve, güncel nörobilim bilgileri ışığında ve nöral plastisiteyle birlikte düşünüldüğünde, Merleau-Ponty’nin döneminde olduğundan daha fazla anlam kazanır. Zihnin temelde bedenleşmiş olduğu, ontolojik materyalizmin hanesine; algının, algılanan nesnenin temsili olmadığı tespiti ise epistemolojik materyalizmin hanesine yazılacak ön sonuçlardır.
Zihnin, bedenin ve dünyanın karşılıklı olarak birbirini etkileyerek canlının canlı olma halini sürdürebilmesi bedenleşmesine bağlıdır. Bedensel biliş kuramcıları, canlının bedenselleşmiş olmasının farkındalığına özel önem veriyorlar. Bu kuramcılar organizmanın bedenselleşmesinin farkındalığının karmaşık yollarının bilişsel açıklamalarını sorguluyorlar. Bedenselleşmiş zihnin deneyim kazandıkça hafıza biriktirdiğinden ve bu sayede toplumsal yapıyı da kayıt altına aldığından bahsetmiştik. Bedenselleşmiş zihin toplumsal yapıyı oluşturmaz, toplumsal yapı önceden verilidir. Bedenselleşmiş zihin onu bellek aracılığıyla kayıt altına alır ve taşır. Bu tez, toplumsal yapının öznesiz ve ereksiz olma halini açıklar. Andy Clark ve David Chalmers’in ‘aktif dışsalcılık’ adını verdikleri görüş, zihnin cilt ve kafatasının oluşturduğu biyolojik bariyerin altı ile sınırlı olmadığını ifade ediyor. Biliş sürecini kolaylaştıran katılımcı rolünü tarif eden aktif dışsalcılıkta, etraftaki gerçek nesneler de biliş sürecine dahil olur. “Clark ile Chalmers’in sunduğu örneklerde özneler kalem, kâğıt, kitap, denizci sürgü cetveli ve diğer kültürel aksesuarları kullanarak biliş işlevini destekliyor, büyütüyor ve geliştiriyorlar.”[48]
Bizim toplumsal yapının zihne içerilmesi olarak tarif ettiğimiz, Clark ve Chalmers’in ise aktif dışsallık olarak tarif ettiği düzlem, felsefi açıdan realist olarak tanımlanabilir. Bahsettiğimiz düzleme ilişkin önemli itirazlardan biri ‘taşınabilirlik kaygısı’ olarak isimlendiriliyor. Dışsal ögeler bu denli kritik önemdeyse neden biliş süreçleri kafamızın içinde yer alıyor ve çevre ile etkileşmeleri için taşınabilir olmaları gerekiyor? “Bu itiraz belirli ana yeteneklerin, kaynakların ve operasyonların ortamsal değişikliklere bakılmaksızın organizma için her zaman mevcut olması gerektiğini belirtiyor; taşınabilirlik gereksinimini yalnızca organizmanın içsel kaynakları düşünüldüğü zaman karşılanıyormuş gibi gözüküyor.”[49]
Clark ve Chalmers bu kaygının gerekli olduğunu düşünüyor. Nasıl cep telefonunda bir uygulamayı güvenlik kaygılarını gözeterek kullanıyorsak, organizmanın çevreyle kurduğu bağlaşımların çoğunun da içsel olması anlaşılabilir bir durumdur. Bir cep telefonu uygulamasının güvenlik kaygısı varsa, organizmanın da kaygısı elbette olacaktır.
Bedenselleşerek dışa dönük hale gelmekle nitelendirdiğimiz zihinsel faaliyetin, taşınabilir ve kapalı bir kutu görevi gören kafatasının içindeki beyin adı verilen et parçasında meydana geliyor olması bir çelişki yaratmaz. Tutarsız gibi görünen bu durum vesilesiyle bilimlerin hiyerarşisini hatırlayalım: Alt-düzeyde fizik, orta düzeyde biyoloji / nörobilim, üst-düzeyde ise sosyal bilimler yer alır.
Failin zihni ve fenomenal yaşantı
Vefa Saygın Öğütle ise bedenleşmeyi, eleştirel realizm ile fenomenoloji arasında kurduğu rabıta üzerinden açıklıyor. Öğütle, 2013 yılında yayınlanan Metodolojik Bireyciliğin Eleştirisi kitabında bedeni çok katmanlı bir gerçeklik olarak ele almıştı.[50] Toplumun birkaç düzeyden mekanizmaların ‒psikolojik, fizyolojik/anatomik, ekolojik, kimyasal vb. mekanizmaların‒ bir araya gelmesiyle oluşan bir mekanizmalar ve süreçler kompleksi olduğunu belirtmişti. Yazar halen bu tanımlamanın arkasında duruyor ama insan merkezli faillik anlayışının sosyoloji için yetersiz kaldığını söylüyor. Failin Ontolojisi adındaki yeni çalışmasında, insan merkezli olmayan bir faillik kavrayışını, bilinçlilik durumu olarak değil bir tür bedenleşme, fenomenal yaşantının dili ve bilinci önceleyen sürekliliği olarak kavrıyor.[51] Böylece faillik kapasitesi toplumdan doğaya taşıyor.
Öğütle’nin Failin Ontolojisi başlığını taşıyan çalışması eleştirel realizm okulunun temel ilkelerine sadık kalmaktadır. Öğütle, bu okuldan olmasının avantajını, fenomenoloji ile kurduğu bağ sayesinde daha da geliştirmiş ve bilinç kuramları ile materyalizm açısından yok sayılamaz ve üzerinden kolayca geçilemez bir sosyolojik temel ortaya koymuştur. Bu çalışmada yer alan bazı önemli tespitlerin materyalist bir bilinç kuramı açısından edinilmesinin veya eleştirilmesinin olanaklarına eğilelim.
Öğütle ilk olarak, bedeni fizyolojik, nöral, bilinçdışı ve sosyal süreçlerin bir arada işlediği çokdüzlemli bir gerçeklik, bir çoklu mekanizmalar sahnesi, indirgenemez ve belirivermiş yapı olarak görüyor. Bunun işin ontolojik boyutu olduğunu saptıyor. Eğer yazarın ilan ettiği gibi bedeni ontolojik boyuttan inceliyorsak, bedenin çeşitli katmanları olduğunu ve bu katmanların birer mekanizma olarak işlediğini kabul etmek gerekiyor. Eleştirel realizm okulu için merkezi bir rol oynayan ‘beliriverme’ kelimesini de ‒kısa bir süre için‒ kabullenmekte beis yok. Fakat söze başlar başlamaz indirgemeye karşı çıkmak ve bu karşı çıkışın ontolojik boyutta olduğunu söylemek bedenin ayrılan katmanlarını izole etme riskini kuvvetlendiriyor. Bu izolasyon, mekanizmaların incelenmesi neticesinde ulaşılan bir sonuç değil; Öğütle’nin indirgemecilikten kaçınmak adına maddeye önsel olarak yaptığı bir atıf. Öğütle’nin bakışına göre, çok sayıda farklı mekanizma varsa ve bunlar bir arada işliyorsa, indirgemeden vazgeçmemiz gerekiyor. Yazar, “köken almak”la “neden olma”yı bu noktada ayırıyor, bazı mekanizmalar diğerlerinden köken alabilir ama bu indirgemek için yeterli değildir demek istiyor. Ontolojik düzlemde ‒bu yazıda sıkça bahsettiğimiz üzere‒ fizyolojik süreçler nöral mekanizmalara neden olmaktadır ve devamında nöral mekanizmalar hiçbir başka değişkene maruz kalmadan bazı bilinçli ve bilinçdışı olaylara yol açmaktadır. Sonuçta ontolojik düzlemde bilinçdışı nöral mekanizmalara, nöral mekanizmalar da fizyolojik süreçlere indirgenebilir. Öğütle daha yolun başındayken epistemoloji ve ontoloji arasında kısa devre yapmak durumunda kalmıştır. Öğütle’nin anlatımını “indirgenemez” ifadesini değiştirerek kabul edebiliriz. Yani beden fizyolojik, nöral, bilinçdışı ve sosyal süreçlerin bir arada işlediği çokdüzlemli bir gerçeklik, bir çoklu mekanizmalar sahnesi, indirgenebilir ve belirivermiş yapıdır.
Öğütle, sebep ile neden terimlerini ayırıyor. Sebep (reason) yönelimsel yani maksatlı bir karakter taşırken, anlama girişiminin konusu haline geliyor. Neden (cause) ise bizi doğaya ve yapılara gönderirken, açıklama girişiminin bir parçası olmaktadır. Yazımız boyunca zihin-beden diyalektiği kurmayı reddetmiştik. Nöral süreçler tarafından belirlenmiş zihinsel faaliyetlerin gölge fenomen sayılamayacağından ve zihinsel niteliklerin aşağıya doğru herhangi bir nedensel etkisi olamayacağından, ancak etkileme gücüne sahip özgül bir kategori haline geldiğinden söz etmiştik. Yazarın sebepler ile nedenleri ayırması oldukça kullanışlıdır. Çünkü bu ayrım vesilesiyle zihin-beden diyalektiğini reddetmek kolaylaşıyor, onun yerine belirleyen/etkileyen diyalektiği kurma imkânı doğuyor. Belirleme ilişkisinde nedenler vardır, etkileme ilişkisinde ise sebepler. İlki açıklamanın, ikincisi anlamanın konusudur.
Kitapta iki ayrı fenomenoloji çerçevesi çiziliyor. İlk çizgiyi Edmund Husserl üzerinden Alfred Schutz ve Peter L. Berger temsil ederken, ikinci çizgiyi Merleau-Ponty üzerinden Pierre Bourdieu ve Margaret Archer temsil ediyor. Öğütle ilk çizginin antirealist olduğunu saptıyor. Husserl, düşüncelerin yönelimsel karakterini vurgulayarak, yönelimselliği doğrudan nesnelerle ilişkilendiriyor. İlk çizgide söz konusu olan şey sadece zihinsel ilişkidir, Husserl bu fenomenolojik indirgeme işlemini ‘dünyayı parantez içine almak’ olarak isimlendirir. Bu çizgiye göre bilinç, insan bedeninde mukim değildir, transandantal bir bilinçlilik durumu varsayılmaktadır. Husserl’in fenomenolojisinde beden olsa olsa öznellik ile dünya arasında sınır hattı vazifesi gören bir şeydir. Öğütle bu çizginin kartezyen ayrımın yeni bir çerçevesini sunduğunu ve anti-realist karakterde olduğunu isabetle vurgular.
Yazar, Edmund Husserl ile Merleau-Ponty arasında derin bir kopuş olduğunu savunur ve yönelimselliğin bedenselliği teması üzerinden realist olarak gördüğü ikinci çizgiyi sahiplenir. İkinci çizgiye göre ‘algılayan şey’ olması bakımından özne/nesne ayrımı bulanıklaşır. Beden ile dünya aynı yönelimsel kumaştan dokunmuştur. Öğütle’nin ulaştığı çarpıcı sonuca göre, fenomenal bedenin nesnel bedene indirgenemezliği izleği, sebeplerin nedenler olarak iş gördüğü fenomenolojik/psikolojik düzlemin nörobiyolojik süreçlere indirgenemezliğini tescillemektedir. Metateorik çerçeve ise fenomenal yaşantının bilinç öncesi sürekliliği teması etrafında inşa ediliyor. Yazar, bu yolla faillik kapasitesinin bu bilinç öncesi süreklilikten neşet ettiğini gösteriyor. Öğütle, faillik kapasitesini toplumun bir armağanı olarak görmüyor, pratiğin dil karşısındaki önceliğine doğanın toplum karşısındaki önceliği eşlik ediyor.
Yazar, nesnel beden ve fenomenal beden ayrımını uç noktalara taşıyor. Nesnel beden bir şey olma moduna sahiptir, analiz edilebilir ve ögelere ayrılabilir. Fenomenal beden ise hem ben hem de benim olandır, şeylere katılma ve onlarla senkronize olma gücüne sahiptir. Nihayet nesnel beden fenomenal bedenin hakikati değildir; ancak ve ancak onun yoksullaşmış bir imgesidir.
Fark edileceği üzere yazar indirgemeciliğe cepheden karşı çıkmaktadır. Ona göre indirgemeciliğin en semptomatik iki türünü elemecilik ve epifenomenalizm oluşturuyor. Hatta Öğütle’nin indirgemeciliği mahkûm ederken açtığı yolun fizikselciliğin tamamını kapsadığı anlaşılıyor. İndirgemeciliğe karşı çıkarken, fizikselciliğin bütün versiyonları eleştirilerden nasibini alıyor. Ona göre indirgemeci olmayan fiziksel gerçekçilik, materyalizm sınırları içinde kalsa bile, elemecilik ve epifenomenalizm ile aynı düzlemde ‒yani empirizmin yassı ontolojisi içinde‒ kalmaktadır. Yazar, indirgemecilerin tuhaf bir bireycilikle malul olduğunu düşünüyor, tıpkı sosyolojideki bireycilik gibi fiziksel indirgemeciliğin de diğer insanlardan yalıtılmış ve doğanın geri kalanından soyutlanmış tek bir zihin ve beden düşüncesine dayandığını iddia ediyor. Öğütle indirgemeciliğin neden olanaklı olmadığını üç güçlü argümana dayandırıyor. İlk argüman: Alt-düzeydeki bilimler üst-düzeydeki mekanizmaların sadece oluşumunu açıklayabilir, bu mekanizmalara sahip yerleşik güçlerin ne zaman ve hangi etkide bulunduklarını açıklamazlar. İkinci argüman: Üstdüzey mekanizmalar oluştuktan sonra alt-düzey mekanizmalara da etki etmeye başlarlar. Üçüncü argüman: Üst-düzeydeki özelliklerin öngörülemeyen özellikler ve güçlere sahip olma biçimi vardır.
Vefa Saygın Öğütle bu noktadan sonra argümanlarını fenomenolojik-ontolojik zeminden realist-ontolojik zemine taşıyor ve tam da bu nedenle, başarılı şekilde koyduğu ayrımların sonunu getiremiyor. Artık koptuğunu düşündüğü kartezyen yanılsamacılarla yakınlaşmaya başlıyor. Yazarın ihmal ettiği zemini fenomenolojik-epistemolojik zemin olarak tarif etmek mümkündür.
Nesnel beden ile fenomenal bedeni radikal biçimde ayrıştırmak ancak epistemolojik düzlemde mümkündür. Ontolojik zeminde sadece özerk niteliklerden bahsedilebilir, eğer fenomenal beden ile nesnel beden arasına kategorik bir ayrım koyulursa, bedenleşme terimi kullanılsa bile, kartezyen akımın küllerinden doğmasına engel olunamaz. Öğütle fenomenal bedenin nesnel bedene indirgenemeyeceğini açıklarken, aynı sistematiği fenomenal düzlem ve nörobiyolojik düzlem için de uyguluyor. Yani indirgemecilik kabul edilmezken fizikselci teorilerin tamamı özenle uzakta tutuluyor. Nörobiyolojik süreçlerin fenomenal düzlem ile bir arada işleyen eş düzlemler olarak ilan edilmesi, çok temel bir idealist argümandır. Bir nöroloji servisinde beyin görüntülemeleri eşliğinde karşılaştırma yaparak hasta viziti yapmak, muhtemelen Öğütle’nin fikrini değiştirecektir. Farklı nörobiyolojik süreçlerin nasıl da farklı fenomenal sonuçlara neden olduğu (sebep değil!) sanırız ilk yatak başı ziyarette anlaşılacaktır.
Öğütle’nin indirgemeciliğe karşı öne sürdüğü üç argüman, işlevselcilerin yirminci yüzyılın ikinci yarısından itibaren ayrıntısıyla kuramlaştırdığı tezlerden farklı değildir. Bu yazıda sıkça bahsettiğimiz üzere indirgemeci olmayan fizikselcilik pekâlâ mümkündür ve bunun için ontolojik düzlemde fenomenal beden ile nesnel bedeni ayırmaya hiç gerek yoktur. Fenomenal bedeni ve fenomenal düzlemi epistemolojik materyalizm cephesinden ayırmak için ise bilgi türleri arasına çeşitli ayrımlar koymak gerekmektedir. Bilgi, zihin üzerine düşünme hali olarak değil de nitelce olarak ele alındığında fenomenal deneyim açığa çıkmaktadır. Öğütle’nin bedenleşme girişimini kabul ederek devam edersek, fenomenal beden (bir tür bilgi parçasıdır) nesnel bedenden ayrıdır ama belirleme ilişkisi yine de devam eder. İşte sebeplerin nedenler olarak iş gördüğü nokta ‒Öğütle bunu amaçlamasa da‒ buradadır. Sebepler nedenler olarak çalıştığı için fenomenal deneyim nesnel bedenden ayrılmakta ama diğer bilgi türleri gibi tamamıyla kopamamaktadır.
Sebeplerin nedenler olarak iş görebilmesini açıklarken yazar semantikleşme terimini kullanmaktadır. Semantikleşme, epizodik hatıraların yaşla birlikte zamansal ve mekânsal bağlamlarından koparak genelleşmesi anlamına gelmektedir. Nöral plastisite denen biyolojik sürecin tam da bunu açıkladığını anımsadığımızda, Öğütle’nin hiçbir temas noktası bırakmadan yaptığı nesnel beden / biyolojik beden ayrımının onu tamamıyla Husserl-Schutz çizgisine doğru ittiğini fark ederiz. Nöral plastisite, semantikleşmenin biyolojik korelatıdır ve fenomenal bedenin çoklu gerçekleştirebilir olma durumu için toplumsal yapı ile arasında bir temas noktası işlevi görür. Buna rağmen şu vurucu cümleyi kuran da Öğütle’nin kendisidir: “Eylemlere neden olan sebeplerin de kendi nedenleri vardır.” Semantikleşme neticesinde o kadar fazla sayıda neden birikir ki bunlar toplumsal yapı olarak tabakalaşır. Artık fail kendi bilinci ve sebepler üzerine düşünmez olur ki semantikleşme devam edebilsin. Sonuçta doğa toplumsal yapıyı öncelemektedir ve nöral plastisite doğa/anatomi/fizyoloji düzleminde işlerken, semantikleşme toplumsal yapı düzlemine aittir.
Ulaşılan ara sonuçlar
Nörobilim, beyin faaliyeti ile zihinsel süreçler arasında birçok deneysel karşılıklılık olduğunu ispatlamış olsa bile, bu konuda halen büyük bir kavramsal boşluk olduğu kesindir. Materyalizm için gerekli olan şey, daha çok bilimsel gelişmeden ziyade, teorik bir çatıdır. Nöral fiziksel süreçlerle zihinsel faaliyetlerin ne şekilde bağlantılı olduğunu açıklayan bir dizi köprü yasaya ihtiyacımız var.
‘İnsan’ ve ‘zihin’, kategorik olarak ayrı düzeylerden oluşan bir kesişim kümesinde katmanlı olarak yer alıyor. İnsan adlı biyolojik organizmanın katmanlarını temelde fizik yasaları, orta düzeyde biyoloji yasaları, üst-düzeyde ise toplumsal yapı oluşturur. Fizik yasaları ve biyoloji yasaları düzleminde insan açıkça edilgen iken, toplumsal yapı düzleminde insan bir fail olarak özgür iradesiyle eyler ‘gibi gözükür’. Oysaki bireyden önce zaten var olan toplumsal yapı, fail ‘gibi gözüken’ insanın bilinçli ve bilinçdışı süreçlerinde ‘hafıza’ olarak kayıtlıdır. Nöral plastisite denilen mekanizmalar silsilesiyle beyin adlı organın içinde gerçekleşen nörokimyasal değişimler, toplumsal yapının zihni belirlemesini mümkün kılar. Fizik yasalarından biyoloji yasalarına, oradan da toplumsal yapıya doğru dikey ilerleyen deterministik ilişki böylelikle tersinmeden korunur. Psikanaliz ve psikoloji, toplumsal yapı ile biyoloji arasında yer alan bir entegrasyon bilimi olarak düşünülebilir.

İnsanın bilinçli ve bilinçaltı süreçlerinin tamamını ifade eden ‘zihin’ kategorik olarak tıpkı insan gibi katmanlıdır. Ayrıca ele alınışı itibariyle de katmanlı olmak durumundadır. Zihin ontolojik açıdan ele alındığında fizikselci teoriler ve nörobilimdeki gelişmeleri takip etmek yeterli olacaktır. Zihin, nörobilimin kolaylıkla açıklayabileceği maddi yapıtaşlarından oluşur. Öyleyse zihin, ontik dünyanın maddi alt ögelerinden biridir. Bu alt ögeye ontikzihinsel diyelim. Ontik-zihinsel için duyargalarımızı nörobilime sonuna kadar açalım. Ontik-zihinsel, mikro-fiziksel niteliklerin makro-fiziksel nitelikleri belirlediği bilinç içeriklerinin tamamını ifade eder.
Zihin, epistemolojik materyalizm açısından, yani bilgi ile bilgi nesnesi arasına kategorik olarak engel koyan bir doğrultudan ele alındığında, onun hem fenomenal yanını hem de bilgi yanını ifade etmek gerekir. Bilginin kendisi zaten bir zihin içeriğidir ve dış dünyada göstereni olduğu nesne ile kategorik açıdan ilişkisizdir.
Eğer zihin bir bilgi kümesi / epistemik dünyanın kendisi olarak edinilirse, yani zihin üzerine düşünülürse ‒ki buna bilgi-zihinsel diyelim‒ dış dünyadaki nesnesi olan beyin ile ilişkisiz olmak zorundadır. Bu ilişkisizlik, zihin üzerine sadece ikinci dereceden düşünüldüğünde girilen bir pencere olduğu için kartezyenizm riski barındırmaz. Fakat zihin bir bilgi parçası olarak değil birinci tekil şahsın farkındalık içeren kavramları olarak edinilirse –ki buna fenomenal-zihinsel diyelim‒ fiziksel süreçler tarafından belirlenen ama niteliksel olarak ondan ayrı bir düzlemin belirdiğinin ve dikey belirleme ilişkisinin epistemoloji alanına rağmen korunduğunun altını çizelim. Fenomenal-zihinsel düzlemde zihin ile beyin kategorik olarak ayrıdır ama ilişkisiz değildir, zihinsel nitelikler beyin adlı organın içinde gerçekleşen fiziksel süreçler tarafından meydana getirilir. Fenomenal-zihinsel düzlem, fiziksel nörobiyolojik süreçlere üst bağlıdır; bir diğer deyişle nörobiyolojik aktiviteler tarafından belirlenir. Fenomenal-zihinsel düzlem nedenseldir ancak aynı zamanda da öngörülemezdir, bunun nedeni hiçbir belirleyenin olmaması değil, belirleyenlerin çok fazla olmasıdır.
Epistemolojik materyalizm kategorisi içinde, bilgi alanının bir alt ögesi olarak fenomenal-zihinsel ile bilgi-zihinselin nesnesi çakışmaktadır. Bilgi-zihinsel ile fenomenal-zihinselin nesnesi aynıdır; yani beyin ve bütünsel nöral aktivitedir. Bilgi-zihinsel ile nesnesi olan nöral fiziksel süreç arasında epistemolojik bir bariyer varken, aynı nöral fiziksel süreç ile nesne olarak eşleşen fenomenal-zihinsel arasında deterministik bir ilişki olmak durumundadır. Sonuçta epistemolojik materyalizmin ikiciliğini benimserken, sadece fenomenal-zihinsel ve nesnesi olan fiziksel nöral aktiviteler arasında yine niteliksel bir ayrım olduğunu ama belirleme dinamiğini sarsacak bir engel olmadığını vurguluyoruz. Bunun nedeni fiziksel nöral mekanizmaların, iki farklı bilgi türünün (fenomenal-zihinsel ve bilgi-zihinsel) ikisinin de nesnesi olmasıdır.
***
Bu yazı Marksizmin çıkarları için Marksizm gözetilerek yazıldı. Determinizmin sınır çizgilerinden bir adım dahi geriye atmadan, öznesiz ve ereksiz bir tarih içerinde, bilinebilir ama öngörülemeyen iradesiyle eyleyen bir insan failin nasıl mümkün olabildiği tartışmasına katkı sağlayacağını umut ediyoruz.
Çağdaş Balcı
[1] Tansel Kendirli, “Nörolojinin Kurucuları”, Türk Nöroloji Dergisi, 2004, Cilt 1, Sayı 10, s. 63.
[2] Karl Marx – Friedrich Engels, Alman İdeolojisi, çev. Tonguç Ok – Olcay Geridönmez, Yordam Kitap, s. 34-35.
[3] Karl Marx, Kapital, 1. Cilt, çev.: Mehmet Selik – Nail Satlıgan, Yordam Kitap, s. 28.
[4] Susan Blackmore, Bilinç Üzerine Konuşmalar, çev.: Seda Akbıyık, Küre Yayınları, İstanbul 2017, s. 19.
[5] Patricia van der Esch, İkinci Enternasyonal 1889-1923, çev.: Erden Akbulut, Yordam Kitap, İstanbul 2018, s. 165.
[6] Sebastiano Timpanaro, Materyalizm, çev.: Sibel Kibar, Fol Kitap, Ankara 2020, s. 13.
[7] Eleştirel realist akım, bu tarzı tarif etmek için ‘merkezde birleştirme’ veya ‘uygunsuz özdeşleştirme’ terimlerini kullanmaktadır. Bu tabirler gerçekten isabetlidir. Anthony Giddens’ın ‘yapılaşma teorisi’ de benzer bir çizgiyi sürdürmektedir. Bir yanda özgür irade yanlısı idealizm vardır, hemen ardından katı bir nedensellikten söz edilir. Hem özgür irade hem de nedensellik birlikte savunulmaya çalışılır. Sezar’ın hakkı Sezar’a, Tanrı’nın hakkı Tanrı’ya verilmek istenir; ama sonunda ortada ne özgür bir Sezar kalır ne de muktedir bir Tanrı! Türkiye sol hareketinde bu yöntemi en çok kullanan kişilerden biri Metin Çulhaoğlu’dur. Kaleme aldığı Binyıl Eşiğinde Marksizm ve Türkiye Solukitabı ‘merkezde birleştirme’nin en tipik örnekleri arasındadır. Okuyucuya sosyal teorileri öğrenmek için iyi bir Marksist kaynak teşkil ederken, bir teorik-politik akımın tarafını tutmak için hiçbir yönlendirme becerisi göstermemektedir.
[8] 8 Metin Kayaoğlu, “‘Eleştiri Silahı’ ve ‘Silahların Eleştirisi’: Marksizm’de Ayrımlar”, Teori ve Politika, Sayı 8, Güz 1997. 9 A.g.e.
[9] Metin Kayaoğlu, “‘Karşılaşma Materyalizmi’ Materyalist mi”, Teori ve Politika, Sayı 80-81, s. 118.
[10] Andrew Bailey, Zihin Felsefesi, çev.: Füsun Doruker, Fol Kitap, Ankara 2019, s. 82.
[11] David Chalmers ile röportajdan aktaran Susan Blackmore, a.g.y., s. 56.
[12] Erhan Demircioğlu, Makinedeki Hayalet, Fol Kitap, Ankara 2022, s. 18.
[13] Andrew Bailey, Zihin Felsefesi, a.g.e., s. 19.
[14] Michel de Montaigne’den aktaran Stanislas Deheane, Bilinç ve Beyin, çev.: Sibel Sevinç, Alfa Yayınları, İstanbul 2018, s. 20. 16 John Heil, Zihin Felsefesi: Çağdaş Bir Giriş, çev.: Seda Akbıyık – Merve Bilgili, Küre Yayınları, İstanbul 2020, s. 55.
[15] Stanislas Dehaene, a.g.y., s. 15. 18 John Heil, a.g.y., s. 60.
[16] Turgut ve ark., “Epifiz Bezinin Morfolojik Özellikleri, Embriyolojik Gelişimi ve Deneysel Greftleme İşlemleri”, Arşiv, 2003; 12: 65.
[17] Andrew Bailey, a.g.y., s. 34.
[18] John Heil, a.g.y., s. 68.
[19] John Heil, a.g.y., s. 70.
[20] Sebastiano Timpanaro, a.g.y., s. 42.
[21] John Heil, a.g.y., s. 83.
[22] Erhan Demircioğlu, a.g.y., s. 93.
[23] 26 E. Demircioğlu, a.g.y., s. 58.
[24] Temel Nöroloji, Ed.: A. Emre Öge, Betül Baykan, Başar Bilgiç, s.
51.
[25] Stanislas Deheane, a.g.y., s. 206.
[26] 29 A.g.y., s. 46.
[27] John Heil, a.g.y., s.
[28] Stanislas Dehaene, a.g.y., s. 179.
[29] Böyle bir ütopik keşif mümkün olursa, büyük olasılıkla egemen sınıflar elinde bir kontrol aracına dönüşecektir. Kapitalizmin hüküm sürdüğü bir dünyada yaşadığımız için, sermaye sınıfları ve devletin zor aygıtları bu keşifleri geniş halk yığınlarını istedikleri gibi yönlendirebilmek amacıyla kullanacaklardır. Yani tekno-determinizmin doruk noktasındaki sonuçlarına ulaşılması halinde, mantıki olarak, zenginlik komünizminden çok felaket kapitalizmi meydana gelecektir.
[30] Erhan Demircioğlu, a.g.y., s. 70. 34 A.g.y., s. 70.
[31] Daniel C. Dennet, Özgürlük Alanı, çev.: Emrah Günok, Alfa Yayınları, İstanbul 2020.
[32] John Heil, a.g.y., s. 101.
[33] 37 Timpanaro, a.g.y., s. 20.
[34] J. Heil, a.g.y., s. 152. 39 A.g.y., s. 153.
[35] Türker Kılıç, Yeni Bilim: Bağlantısallık – Yeni Kültür: Yaşamdaşlık, Ayrıntı Yayınları, İstanbul 2021, s. 52. 41 Türker Kılıç, a.g.y., s. 51.
[36] Nazım Gökel, “Yönelimsel Duruş, Tasarım Duruşu ve Fiziksel Duruş”, Beytulhikme: An International Journal of Philosophy, Sayı 11, 2021, s. 97-122.
[37] John Heil, a.g.y., s. 203.
[38] 44 J. Heil, a.g.y., s. 228.
[39] E. Demircioğlu, a.g.y., s. 40. 46 A.g.y., s. 94.
[40] 47 A.g.y., s. 87.
[41] Douwe Draaisma, Bellek Metaforları, çev.: Gürol Koca, Metis Yayınları, İstanbul 2021, s. 299.
[42] Öget Öktem, Bir Arada, İş Bankası Yayınları, İstanbul 2013.
[43] Von Bernhardi, R., Bernhardi, L.Ev., Eugenín, J. (2017). What Is Neural Plasticity?. In: von Bernhardi, R., Eugenín, J., Muller, K. (eds) The Plastic Brain. Advances in Experimental Medicine and Biology, vol 1015. Springer.
[44] Louis Althusser, Psikanaliz ve İnsan Bilimleri, çev.: Murat Erşen, Alfa Yayınları, İstanbul 2021, s. 89. 52 Douwe Draaisma, a.g.y., s. 300.
[45] A.g.y., s. 297.
[46] Stanislas Dehaene, a.g.y., s. 335. 55 Susan Balckmore, a.g.y., s. 67.
[47] Andrew Bailey, a.g.y., s. 84. 57 A.g.y., s. 85.
[48] A.g.y., s. 309.
[49] A.g.y., s. 31
[50] Vefa Saygın Öğütle, Metodolojik Bireyciliğin Eleştirisi, Ayrıntı Yayınları, İstanbul 2013.
[51] Vefa Saygın Öğütle, Failin Ontolojisi, Fol Yayınları, Ankara 2022.
Kaynak: Teori ve Politika Dergisi Sayı 90