Marksizm komploya karşı – Daniel Tutt

Lacancı teori ve komplo siyaseti

Lacancı filozof Glyn Daly, komplo teorilerinin küresel kapitalizmin ‘kuşatıcı çılgınlığını’ parodileştirdiği ve ondan beslendiği için büyüdüğünü iddia eder.[1] Komplo teorisyeni, siyasi bugünümüzü karmaşıklaştıran çılgınlık ağlarını çözmenin bir yolunu bulmuştur. Bu çılgınlığın, siyasi sistemimizin yerleşik sınırlarının bir sonucu olduğunu kabul etmek önemlidir; nitekim bu sınırlar burjuva siyasetinin yapısal kısıtlamaları tarafından, yani kapitalizmin mümkün olabilmesi için irrasyonel unsurlarının bir nebze hafifletilme ve rota düzeltme potansiyeline sahip olduğu iddiasının sürdürülmesi gerekliliği tarafından meydana getirilir. Kapitalist siyaset, kolektif iyileşme adına inandırıcı herhangi bir umut sunmayı bıraktıkça, komplo teorileri sıklıkla kök salar ve giderek yaygınlaşır.

Burjuva ideolojisinin merkezi bir özelliği, hakikatin sistematik olarak bastırılmasında; özellikle de kapitalist düzenin canavarca, yapısal gerçeklerini adlandırmaya veya onlarla yüzleşmeye yönelik yasağında yatar. Bazı katlanılmaz gerçekler söylenmeden kalmalıdır: İklim değişikliğinin hızlanan felaketleri, Gazze’de gözler önüne serilen soykırım, kapitalist birikimin yerleşik ve yıkıcı mantığı, işçi sınıfı yaşamının süregelen kötüleşmesi ve sağlık hizmetleri gibi temel toplumsal faydaların giderek artan yokluğu. Bu gerçekler, ne kadar mevcut ve yadsınamaz olsalar da, elit siyasi söylem içinde kabul edilemez veya sindirilemezler. Sonuç olarak, bunlar refleksif bir biçimde yadsınmalı, yerinden edilmeli veya görünmez kılınmalıdır.

Alenka Zupančič gibi toplumsal ve siyasal alanın psikanalitik teorisyenleri, örneğin Disavowal (Biliyorum, ama yine de… – Metis Yayıncılık, çev: Barış Engin Aksoy, 2024) adlı yeni eserinde, bu dinamiklere dair yeni epistemolojik kavrayış katmanları açmışlardır. Zupančič’in çalışması, bu refleksif yadsıma mekanizmalarının içerdiği karmaşıklığı anlamamıza yardımcı olmuş ve böylece Marksist ve sosyalist bir bakış açısından, çağdaş burjuva ideolojisinin sınırlarını kavramamızı sağlamıştır.

Komplonun siyasi epistemolojisi

Komplonun siyasi epistemolojisi, ampiririsist materyalistten daha aşağı ve gerçekten de daha kabadır.[2] Lacancı teorisyen Glyn Daly, komplo teorilerinin ‘hiper realist’ bir Kantçı epistemolojiye sahip olduğunu belirtir. Epistemolojileri Kantçıdır çünkü görünüşlerin ardındaki hakikatin engellendiğini öne sürerler. Ancak gerçekten Kantçı değildirler, çünkü hakikate tam olarak ifşa edilmiş boyutuyla erişmemizin engellenmesinin -Kant’ın savunduğu gibi- bilgimizin sınırlarından kaynaklandığını değil, kötü niyetli bir fail tarafından engellendiğini varsayarlar: Yanılsamayı düzenleyen hayaletimsi bir otorite. Lacan’ın ‘Büyük Öteki’ dediği şey budur. Ve daha da önemlisi, komplo teorisyeni için Büyük Öteki cisimleşmiştir ve yeri tespit edilebilir. Komplo teorisyeni, Büyük Öteki’yi doğrudan cisimleşmiş etkiler olarak değil, karmaşık ilişkiler dizisinden doğan birleşik etkiler seti olarak görmeyi reddeder.

Büyük Öteki’nin bu somut, tanımlanabilir bir failliğe indirgenmesi, komplo teorisyenini toplumsal olayların arkasında her şeye gücü yeten bir güç varsaymaya iter; bu güç, gölge bir dünya hükümetinden QAnon’a veya İlluminati’ye kadar herhangi bir adayla doldurulabilir. Komplo teorisyeninin Büyük Öteki’yi tözselleştirerek elde ettiği şey, aslında karşı karşıya olduğumuz modern durumun, yani Büyük Öteki’nin toplumsal yaşamdaki yaygın çözülüşünün daha da gizlenmesidir. Ancak komplo teorisyeni için bu Büyük Öteki tamamen aldatıcı değildir. Komplonun bir arada durabilmesi için, Maniheist bir dünya görüşüne ve siyasi epistemolojiye dayanması gerekir; bu görüş, kötücül bir Büyük Öteki’yi iyicil bir Büyük Öteki ile çatışma içine sokar ve her birini diğeriyle bir mücadeleye kilitler.

Komplo teorisyeninin ‘düzenbazlığı’, ahlaki bir Büyük Öteki ile kötücül bir Büyük Öteki arasındaki bu çatışmalı savaşta kök salmaya başlar. Bu düzenbazlığın mesajı şudur: ‘İnsanların gözlerini gerçeğe açma savaşımızda bizi desteklerseniz, aydınlığın ve iyiliğin güçlerinin galip gelmesine yardımcı olmak için üzerinize düşeni yapmış olursunuz.’ Komplo teorisyeni, ortaya çıkarmaya çalıştığı çelişkilerin önemini ahlakileştirerek, başlangıçta kaçmak istediği ağa kendini yeniden dolamıştır. Maniheist dünya görüşü çoğunlukla bir halk iktidar kozmosu, Davut’un Golyat’a karşı verdiği bir iyi-kötü savaşı olsa da, komplo teorisyeninin söyleminde ‘tersten bir elitizmin’ ortaya çıktığını burada görürüz. Bu Maniheist dünya görüşüne Lacancı dokunuş şudur: Komplo teorisyeninin kaçamadığı şey, kötücül Büyük Öteki’deki eksikliğin temelidir ve bu eksikliğin reddi, komplo teorisyeninin iktidarsız bir siyasete sahip olmasına neden olur.

Komplo teorisyeni, iyicil Büyük Öteki yeniden tesis edilmedikçe gerçek siyasi eylemin imkansız olduğunu savunur, bu da onları daha geniş toplumsal çerçeve içindeki daha derin çelişkileri incelemekten alıkoyar. Sonuç olarak, komplo teorisyeni, ifşa ettiğini iddia ettiği o aldatıcı Büyük Öteki’ye nevrotik bir şekilde bağımlı hale gelir ve varlığını sürdürmek için gereken düzenbazlığa bulaşır. Bu anlamda, komplo teorisyeni tarafından harekete geçirilen siyasi mantığa verilecek Marksist bir yanıt, hem devrimci hem de titizlikle rasyonel olmalıdır. Komplo sorunuyla felsefi bir yüzleşmeye ihtiyacımız vardır. Komplo teorisyeninin bir epistemolojiyle, bir toplumsal bütünsellik ve iktidar teorisiyle iş gördüğü, ancak tüm bu kategorilerin kısmi, sınırlı ve temelden idealist bir şekilde ele alındığı gösterilmelidir. Komplo teorisyeninin dünya görüşü fetişist ve aşırı öznelcidir; bu durum, kapitalizmin maddi çelişkileriyle herhangi bir hakiki etkileşimi engeller.

Burjuva siyasetinin nevrozu olarak komplo

Komplo teorisyeninin siyasi epistemolojisine dahil edemediği şey, kapitalist sistemin dürtü benzeri itkisel dinamikler tarafından yönlendirilen gayrişahsi bir ağ olduğu anlayışıdır. Komployu büyüten şey, burjuva ideolojisinin entegre edemediği büyük semptomatik veya nahoş gerçeklerdir. Her ne kadar komplo teorisyeni, takipçilerine bu daha derin, daha zor gerçekleri ortaya çıkarmış bir peygamber gibi görünse de, komplo teorisyeninin dünya görüşünde sıklıkla bir ret ve yadsıma meydana gelir; sermayenin gayrişahsi güçlerden oluşan bir sistem olarak kendi birikimsel yeniden üretimini nasıl sürekli sekteye uğrattığını ayrıştırmayı ve kabul etmeyi reddetme. Kapitalizmin dürtüleri, merkezi bir refleksif yadsıma mekanizması aracılığıyla birbirini etkilemeye ve beslemeye devam eder: Hem komplo teorisyeninin şifre çözme hummasını hem de kapitalizmin kaçınılmazlık mitini sürdüren bilginin fetişleştirilmesi.[3]

Psikanalitik teoride, fetişist yadsıma kipi, fetişin rahatsız edici bir ‘Gerçek’ fazlasına karşı eleştirel bir mesafe oluşturduğu, böylece öznenin bu fazlalığı yönetmesine ve sosyo-simgesel konumunu nispeten istikrarlı koşullarda sürdürmesine olanak tanıdığı fikrine dayanır. Zupančič, yadsımanın bilgisinin artık yadsınan şeyin kendisi haline geldiğini savunur. Bilgideki fazlalığı yadsımamıza izin veren şey fetiş nesnesi değil, bilginin kendisidir; Zupančič buna “refleksif bilgi” adını verir. Bilgi, yadsımanın bizzat mekanizması haline gelir.

Tanık olduğumuz şey, sapkınlığa yönelik genelleşmiş bir dönüşten ziyade, takıntı nevrozunun kurumsallaşmasıdır. Kapitalizmin toksik çekirdeğini gizlemek için günah keçisi (Yahudi, sosyal yardım kraliçesi vb.) gibi bir fetiş nesnesini yüceltmek gerekli değildir. Bu toksik çekirdeğin bizzat bilgisi, travmatik (gerçek) statüsü üzerindeki bilginin yadsınması yoluyla efsanevi bir şekilde men edilmiştir). Komplo teorisyeniyle ilgili sorun, barutunu çok erken tüketmiş olmasıdır. Burjuva ideolojisinin maskaralığını zorla açarak bir skandalı tespit etmişlerdir. Ancak bu ifşadan çok fazla etkilenmişlerdir, bu durum onları patolojik bir şekilde üzer ve aşamadıkları korkunç bir semptom olarak ona güvenmeye, ondan beslenmeye başlarlar. Bu şekilde komplo teorisyeni, Büyük Öteki’yi tözselleştirme konusundaki ısrarıyla, ilerici burjuvanın yaptığı aynı takıntılı nevrotik imkansızlık biçimini yeniden üretir. Komplo teorisyeni, Büyük Öteki’nin hazzı tarafından felç edilmiştir. Sıklıkla entelektüel ve siyasi olarak tembelleşirler çünkü iktidarın hareketini, onun menfur Öteki’deki fetişistik cisimleşmesinin ötesinde düşünmekten kaçınmışlardır.

Lacancılık: Komploya idealist bir yanıt mı?

Lacancı komplo eleştirisinin sınırları vardır. Egemen sınıf içinde kötü niyetli bir ana plan tanımlamak tamamen makul değil midir? Belki de Lacancı görüşün sorunu, Büyük Öteki’nin ‘kötü niyetli elit’ olarak tözselleştirilmesinin, bu kötü niyetli eliti gerçekten işleten yadsınmış kutbun, yani ‘gayrişahsi’ bir güçler ağı olarak anlaşılan sermayenin dahil edilmesiyle çözülebileceğini varsaymasıdır. Komplo teorisyeni tarafından inkar edilen şey, sermayenin bu gayrişahsi güçler ağıdır (sisteme gömülü sömürü [bir itkisel dürtü]). İhtiyaç duyulan şey, sermayenin gayrişahsi bir bütünlük olarak bu dürtü temelli dinamiği üzerine bir eğitimdir; komplo teorisyeninin bayağı öznelciliğini aşabilecek olan budur. Bununla birlikte, simgesel tutarlılığı yıkan tek gücün sermayenin nesnel güçleri olduğunu veya bu yıkımın tamamen öznesiz olduğunu öne sürmek mantıksızdır.

Sermayenin gerçekliği ve tutarlılığını bozan dürtü benzeri döngüsündeki etkilerini analiz eden bu yöntem, tahakkümün ve toplumsal gerçekliğin parçalanmasının yalnızca kısmi bir açıklamasıdır. Peki ya öznel tahakküm? Komplo teorisyeninin öznel faktörü o denli tözselleştirerek, tahakkümün sermayenin gayrişahsi dinamikleri tarafından da nasıl sürdürüldüğünü görememekle hata ettiği doğrudur. Ancak kapitalist tahakkümün hikayesinin tamamı bu değildir; bir sistem olarak kapitalizmin gaddarlığı hem gayrişahsi hem de kişiseldir. Kapitalizmin burjuva eleştirisinin -Lacancı eleştiriye benzer bir şekilde- tüm öznel faktörleri anlayışından çıkardığını ve sistemin kısmi bir anlayışıyla ilerlediğini kabul etmek önemlidir.

Bu kısmi ve diyalektik olmayan açıklamanın sonucu açık olmalıdır: Devrimci görev, sermayeyi hem özerk bir güçler kümesi (ve dolayısıyla nesnel olarak irrasyonel) hem de gaddarlık ve zulüm uygulayan öznel bir güçler kümesi olarak tanıyan bir bilgiyle uyumlu olmalıdır. Sosyalist siyaseti yeniden canlandırmak için bilginin yalnızca bir kutbunun yeterli olduğunu öne sürmek açıkça bir hatadır. Proletarya öznel tahakküme maruz kalır ve bu öznel faktör onların siyasi epistemolojisini renklendirir. Gayrişahsi tahakkümün nesnel biçimlerinin ısrarına rağmen bu gerçekten kaçış yoktur.

Marksizm komploya karşı

Marksizm, Marx ve Engels’in zamanındaki sosyalist ve komünist hareketlerin çoğunun komplocu bir dünya görüşüyle hareket etmesi nedeniyle, bir siyasi taktik olarak komploya karşı uzun bir muhalefet geçmişine sahiptir. Aslında Marx ve Engels çalışmalarında komploya o kadar sık yanıt verirler ki, komplodan ayrışma, Marksist sosyalizm ve devrimin daha geniş pratiğinin merkezi bir parçası haline gelir. Komploya muhalefetin, Marksizmi ayırt edici kılan şeyi tanımladığını söylemek abartı olmaz.

Tarihsel olarak komplo teorileri, 16. yüzyılda bilimin yükselişi çağında başlar ve ilk olarak 17. ve 18. yüzyıllardaki çeşitli illegal örgütlerde yükselişe geçer. Bugün komployu bir dünya görüşü, toplumsal iktidara ve dünyanın işleyişine dair bir bakış açısı olarak düşünüyoruz. Ancak Fransız Devrimi’nin ardından, Babeuf’ün Eşitler Komplosu veya Blanquizm gibi gizli örgütler tarafından örgütlenen devrimci hareketler sadece yaygın değil, aynı zamanda kendi içlerinde oldukça başarılıydılar. Ancak başka açılardan, 1848 devriminin ardından kitle siyaseti çağı kaçınılmaz hale geldiğinde, komplocu model devrimi gerçekleştirmede yetersiz kaldı çünkü devrim çağrıları, kitlelerin halihazırda devrime katılmak için yeterli akla sahip olduğunu ima ediyordu.

Aydınlanma aklının ve eğitim tarzının savunulmasının, Marx’ın devrim için komplo taktiğini reddetmesinin temelinde yattığını hatırlamalıyız. Bu, Marx’ın, isyan çağrısında bulunan elit bir öncü devrimciler tabakasına ve öğrenmesi veya siyasi örgütlenmenin parçası olması gerekmeyen daha büyük ama daha pasif bir işçi kitlesine dayanan, genel olarak komplocu bir devrim görüşünü sürdüren işçi entelektüeli Wilhelm Weitling ile yaptığı önemli kamuoyu tartışmalarında belirgindir. Weitling’in görüşü, Marx ve Engels’in fazlasıyla aceleci bir devrim anlayışı nedeniyle eleştirdikleri Komünist Birlik’e benziyordu. Marx, komploya karşıtlığını Komünist Birlik Merkez Komitesi’ne Hitap (Mart 1850) metninde şöyle tanımlar:

“Biz işçilere şöyle derken: ‘Sadece koşulları değiştirmek için değil, kendinizi değiştirmek ve siyasi egemenliğe uygun hale getirmek için on beş, yirmi, elli yıl sürecek iç savaşlardan ve halk mücadelelerinden geçmelisiniz’, siz tam tersine şöyle diyorsunuz: ‘Hemen iktidara gelmeliyiz, yoksa gidip yatsak daha iyi.’”

Komplo bir sorundu çünkü iradeci bir dünya görüşüne kapı aralıyordu ve Marx’ın “[Komplo] doğası gereği, ihanet veya kazalar nedeniyle vaktinden önce patlak vermeye sürüklenir” diye yazmasının nedeni buydu.[4] Önemli olan şudur ki, Marx için sorun siyasi örgütlenmenin gizli doğası değildi; devlet baskısı dönemlerinde örgütlenmek için bu tür taktikler pekala gerekli olabilir. 1848 devriminin ardından Marx, komplocu örgütleri eksikliklerini, statükoya derinlemesine nüfuz edememeleri üzerinden değerlendirdi. Hatta Marx, komplocu örgütün, devrimci bir sosyalist parti oluşturmak için işçi sınıfının içine yeterince derinlemesine ulaşmakta kaçınılmaz olarak başarısız olacağını yazar.

Söz konusu olan, komplonun siyasi epistemolojisinin sonuçları ve yol açtığı kaçınılmaz sınıf ittifakı tavizleridir. Başka bir deyişle, Marx’ın komplo eleştirisi, bugün komplonun bize sunduğu zorluklarla örtüşmektedir; zira Marx, komplo teorisyenlerinin “demokrasinin şarlatanları ve üfürükçüleri” ile ittifaklar kurma eğiliminde olduğunu savunmuştur. Bu, Marx’ın gözünde komplocu dünya görüşünün temel sorunu olarak ortaya çıkar; yani, ultra-sol ifadelerinde bile (Komünist Birlik veya Blanquist gruplar gibi), komplocu, dünya tarihini bir süper-elitler hizbinin yönlendirdiği bir süreç olarak görür. Bu durum, komplo teorisyenlerinin devrim entrikalarını iradeci bir siyasi dünya görüşüne dönüştürür ve böylece daha geniş işçi sınıfı içindeki devrimci potansiyelin olgunluğunu yanlış algılarlar, çünkü devrimci sınıf bilincini uygun şekilde geliştirmeden devrimci stratejiyle ilerlerler.

Bu anlamda, ultra-solcu komplocu, herhangi bir sınıf kurtuluşu anlayışından kopuk bir devrim vizyonu uydurmuştur. Sınıf baskısını nasıl yorumladığımız ve bunun nasıl aşılacağı konusunda ortaya çıkan pratik sınırlamalar vardır. Komplocu bir zihniyetle ultra-solcu, solcu öncünün gücünü abartarak çok hızlı hareket eder. 1870’lerin başındaki Paris Komünü zamanına gelindiğinde, bunun sonucu, solun çeşitli etkili fraksiyonları arasında birçok başarısız “devrimci darbe” çağrısına yol açması olmuştur.

Bilimin kırbacı

Bahsettiğim gibi, komplo teorisyenlerinin siyasi epistemolojisi mekanik olma eğilimindedir; tüm nedenleri görünür olanın yüzeyinde algılama eğilimindedirler. Komplo dünya görüşünün en büyük başarısızlığı budur; yani neden, Kantçı anlamda bir kendinde şey olarak ele alınır. Ve bu, bilinemez olanın bizzat komplo teorisyeni ve onun analizi tarafından bilinebilir hale geldiği neo-Kantçı bir siyaset görüşüne yol açar. Böylece dünya görüşlerinde bir çelişki ortaya çıkar: Siyasi sahnedeki gerçek neden nihayetinde beş duyu aracılığıyla bilinemezdir, ancak yine de komplo teorisyeni şeyin kendisini bildiğini iddia eder. Jacques-Alain Miller’ın işaret ettiği gibi, bu şekilde komplo teorisyeni paranoyak bir sanrı barındırmaz. Lacan, paranoyada öznenin son sözü bulduğunu iddia etmediğini, oysa komplo teorisyeninin son sözü bulduğunu düşündüğünü söyler.

Descartes’ın Meditasyonlarında, ‘kötülük dehası’nın, bizi aldatma gücü de dahil olmak üzere Tanrı’nın tüm güçlerini elinde tuttuğunu ve bu aldatma gücünün Tanrı’ya yasaklanan şey olduğunu hatırlarız. Descartes’ın “Düşünüyorum, öyleyse varım”ının kökeninde temel bir paranoya vardır. Komplo teorisyeninin Arşimet noktası, mutlak bilginin “Biliyorum”udur, “Düşünüyorum” değil. Büyük Öteki’deki eksikliğin bu reddi, resme zevk (jouissance) sorununu dahil eder ve bu, Lacan’ın komplonun daha geniş siyasi epistemolojisine en içgörülü katkısı olabilir. Komplo teorisyeni, Öteki’nin yerinde bizzat zevki tanımlamıştır; toplumsal yaşamımızın antagonizmalarının gerçek nedenini kötücül bir Büyük Öteki’de konumlandırmışızdır. Bizi toplumsal uyumdan mahrum bırakmışlardır, süperego gibi müstehcen ve gaddardırlar. Miller, çağımızın “merhametsiz celladın kırbacı altına girdiğini -ki bu bilim üzerine söylemdir” söyler.

Lacan, semptomun anlamla beslenmemesi gerektiğini, çünkü sadece daha fazla anlam için daha fazla acıkacağını öne sürer. Bu anlamda semptom süperego gibidir; ona ne kadar verirseniz o kadar büyür ve çoğalır. Komplo teorisyeni şansı ve olumsallığı inkar eder ve onları dinleyenlere maksimum miktarda karmaşık fenomenle ama asgari derecede ilkeyle çalışıyor gibi görünürler; bunun nedeni, komplo için ahlaki olandan başka bir güdü olmamasıdır.


[1] Glyn Daly (29 Tem 2025): Conspiracy theory: Lacanian dynamics and mythic closure, Distinktion: Journal of Social Theory, DOI: 10.1080/1600910X.2025.2526511

[2] Jameson’ın Siyasal Bilinçdışı eserindeki üç nedensellik biçimi: mekanist, dışavurumcu ve yapısal, komplocu dünya görüşünü konumlandırmak için yararlı paradigmalardır.

[3] Daly, s. 12

[4] Marx, Karl. Revelations Concerning the Communist Trial in Cologne. In Marx & Engels Collected Works, vol. 11. London: Lawrence & Wishart, 1979, s. 540.

Kaynak: https://danieltutt.substack.com/p/marxism-contra-conspiracy

Önerilenler