‘HDP’li sosyalist vekiller’ ve ‘HDP ile ittifak yapan sosyalist vekiller’

“HDP’li sosyalist vekiller” derken, tüzüğünde Marksizm-Leninizm yazan yapılarda örgütlü olanları kastediyoruz. Yoksa her bir HDP vekilinin hatta bazı CHP vekillerinin sosyalist dünya görüşünü benimsediğinin, kendilerini mezhebi oldukça geniş olan sol yelpazede tutundukları bir noktayla tanımladıklarının elbette farkındayız. HDP’nin en direngen ve örgütlü kurmay aklı olan Yurtsever Hareket’in de bir tür sosyalizm sayılan ve demokratik modernite terimiyle ifade edilen komünal toplum uğraşında olduğunu, bu konuda çok ciddi teorik ve pratik faaliyetlerin yapıldığını da biliyoruz. Bu yazıda, kendi öz örgütlerinin gücüyle ve şahsi kimlikleriyle asla vekil seçilemeyecek olan, sadece HDP’nin uyguladığı bileşen hukuku sayesinde parlamenter olabilen M-L unvanlı örgütlü sosyalistlerden HDP’li sosyalist vekiller olarak söz edeceğiz.

Buraya kadar olan tanıma alışkınız; ancak “HDP ile ittifak yapan sosyalist vekiller” yahut “HDP ile ittifak sayesinde vekil olacak  sosyalistler” kavramına son aylarda yeni yeni aşina olmaktayız. Önümüzdeki ay yapılacak olan genel seçimler nedeniyle Ağustos 2022’de kurulan Emek ve Özgürlük İttifakı, kamuoyuna, HDP’nin sosyalistlerle yaptığı bir ittifak olarak duyurulsa da malum HDP zaten çok sayıda örgütlü grubun ortaklaşa oluşturduğu bir siyasal çatı partisiydi. Hatta Türkiye solunun mücadeleci geleneklerinin ana gövdeleri HDP’nin hem kurucu bileşeni oldular hem HDP’nin en büyük gücü olan Yurtsever Hareket’in en zor zamanlarında ve en zor mekânlarında onların pratik yoldaşı olmakta tereddüt etmediler. Dolayısıyla HDP bileşeni olan sosyalistlerin, Emek ve Özgürlük İttifakı’nın kamuoyuna HDP’nin sosyalistlerle yeni kurulmuş ittifakı olarak duyurulmasına sessiz kalmaları, iyimser bakacak olursak, olgunluk göstergesidir. Üstelik, Emek ve Özgürlük İttifakı içindeki sol fraksiyonlar, Türkiye solunu nicelik ve nitelik açısından HDP bileşeni olan yapılara göre daha üstün yansıtıyor da sayılamaz.

HDP’de, bileşen olan sosyalist yapıların kendi partilerini ismen ve cismen muhafaza etmesine müsamaha gösteriliyor. Tabii, gerek yönetim düzeyindeki görevlerde gerekse de milletvekilliği gibi konumlarda kişi kendi öz-örgütünden “hukuki mecburiyetten” dolayı istifa ediyor ve HDP üyesi oluyor. Bu nedenle sosyalist partiler kendi iç işleyişinde bazı kadrolarına HDP üyesi olma iznini vermek zorunda kalıyor ve kadrolarını çalışmalarda bu sıfatla istihdam ediyorlar. Yoksa HDP faaliyetinde bulunan örgütlü birey, kendi öz-örgütünün misyonunu ve faaliyetlerini bırakmıyor; sadece yasal bir zorunluluğu yerine getirmek için partisinden istifa edip, bileşeni olduğu HDP’ye üye oluyor. Bu gereklilik de çoğu zaman “parti üyeliği” düzeyinde değil yönetsel faaliyetler söz konusu olunca uygulanıyor. Yani sokak faaliyeti için kimse partisini bırakıp HDP üyeliğine koşmuyor; MYK ya da PM görevi veya milletvekilliği söz konusu olunca HDP üyesi olunuyor. Türkiye İşçi Partisi (TİP) hariç, Emek ve Özgürlük İttifakına katılan sosyalist yapıların da HDP bileşeni olan sosyalistlerin izlediği yolu bu sefer Yeşil Sol Parti (YSP) adıyla takip edeceklerini tahmin etmek zor değildir.

*

14 Mayıs 2023 seçimlerinin gürültüsünün arasında bir bellek tazelemesi yapalım ve yaklaşık beş yıl geriye, 24 Haziran 2018 seçimlerinin öncesine dönelim. Gerek meclis gerekse de başkanlık seçimlerinin Tayyip Erdoğan’ın kendisini onaylatmak için planlanmış bir plebisit olduğu ve bu nedenle oylamaya asla katılmamak gerektiğini savunan bir görüş vardı. Bu kesimler, varlıkları cılız olsa da ‘boykot’ sözcüğünü kullandılar. Onların karşısında ise HDP’nin ferasetine güvenen ve en zor şartlarda bile parlamento, vekillik, komisyon, yasa gibi kavramların birer araç olabileceğini savunanlar vardı. Şüphesiz ikinci grubun sesi daha gür çıkıyordu. HDP, kendi bileşeni olan sol gruplara, ne kadar kalabalık ve etkili olup olmadıklarına bakmaksızın bol keseden vekillik dağıttı. Bu sayede sayısı 10’a yaklaşan örgütlü sosyalist vekil seçilme imkânı buldu. Tartışmalar, boykot mu yoksa HDP mi ikilemine öyle sıkışmıştı ki, kimse “HDP’ye oy vermek elbette anlaşılır ve makul bir durumdur; ama sosyalist vekillerin konumu ve fonksiyonu ne olacak?” diye sormadı. “HDP ve Kürt Özgürlük Hareketi için seçimlere ve meclise girmek ve onlara destek olmak haktır; ama örgütlü sosyalistler için aynı hak söz konusu değildir” diyen de pek çıkmadı. HDP meclis seçimlerine kendi bağımsız listesiyle girdiği ve başkanlık seçimlerinde de aday olarak Selahattin Demirtaş’ı gösterdiği için, HDP’li sosyalistleri fikren çelişkiye sürükleyecek bir durum da yoktu. Her şey devrimci mantıkla ve ilkelerle uyumlu görünüyordu.

Sonuç olarak sayısı 10’a yaklaşan örgütlü sosyalist, neredeyse beş yıldır milletvekilliği yapıyor. HDP listelerinden seçilip daha sonra TİP üyesi olan sosyalistler de dâhil edildiğinde, bu, 1960’lardaki TİP dönemiyle yarışır bir rakama ulaşıyor. Dolayısıyla bu durumun TC tarihinde ikinci sefer yaşandığı söylenmelidir. Hatta vekillerimizin üye olduğu partilerin programlarında TİP’in reformist ve pasifist olarak itham edildiği görülüyor; hemen hepsi TİP’in revizyonizmine karşılar ve 71 kopuşunu, Mahir’i, Deniz’i ve İbo’yu sahipleniyorlar. Yani cumhuriyet tarihinde ilk defa, sayısı 10’u aşan ve bu denli radikal devrimci görüşe sahip vekilin meclise girebildiğini iddia edebiliriz. Esasında, meclisin bu topraklardaki tarihsel geçmişi cumhuriyetten de öncesine dayanıyor. 1908’den beri savaşlarla ve askeri darbelerle kesintiye uğrasa da hep bir meclis var olabildi. Tarih boyunca Mustafa Suphi TKP’sinden beri, Marksizm-Leninizm hattında olan ve inançlarından kuşku duymayacağımız bu kadar çok sayıda insanın meclise girmesi her bakımdan bir ilktir.

Örgütlü sosyalist parlamenterlerin devrim davasına katkısı ne oldu? Beş yıldır izlediklerimiz kürsü faaliyetinden öteye geçemiyor. Kürsü faaliyetini de en iyi ve atak şekilde TİP vekilleri yapabildi. Kitle ile devrimci pratik arasında bağ yakalayabilecek, radikal hamle sayılabilecek bir girişime henüz şahit olamadık. Hal böyleyken, örgütlü sosyalist vekillerin pratiğinin beş yıllık süresinin, eleştiri zemini için yeterli bir vakit olduğu söylenebilir. Örgütlü sosyalistlerin meclise milletvekili olarak girmesi beklenen enerjiyi yaratmamış, meclisteki varlıklarının etkisi sokağa taşamamış ve pratikleri TİP (şimdiki TİP) ile Yurtsever Hareket’in pratiğinin oldukça gerisinde kalmıştır. Vekillerin performansının kendi öz örgütlerine bir katkı sağlamadığı ve o kanala herhangi bir motivasyon sağlamadığı da çok açıktır.

Evet, devrimciler, demokratlar ve emek hareketi genel olarak sessizdir ve muhalif siyaset tıkanmış durumdadır. Yurtsever Hareket ile yoldaşlık ilişkisi kurmuş sosyalistlerin yeni bir kurucu dinamik olmaya aday Rojava Devrimciliği ise Türkiye sathına yayılamamıştır. Örgütsel mekanizmaların bir kısmı Rojava’dan Avrupa’ya doğru uzanım gösterince devrimci dinamizmini yitirmiş ve kendini bir anda Birleşmiş Milletler (BM) organlarına dert anlatır görünen bir kampanyada bulabilmiştir. Türkiye’deki yapılanmalar ise mahalle, sendika, okul vb. yerlerde güç olmaktan çok itirafçı beyanlarıyla çürüyen ve tersinden daha çok itirafçı yaratacak işleyişe dönüşmüştür. Ancak her şeye rağmen devrim davasının potansiyel radikalliği, meclisin kravatlı görüntüsünün ardında heba edilmeyi hak etmiyor. Çeşitli komisyonlarda “Sayın başkan, değerli milletvekilleri ve sevgili bürokratlar…” diyerek başlanan, alelade eleştiri ve önerileri aşmayan konuşmalar ya da kürsüde kılık kıyafet yönetmeliğine uygun giyinerek meclisin ahengini bozmayacak türden davranışlar sergilemek, Marksist devrimciliğin potansiyel radikal damarını boğmaya başlamıştır. Eğer onca Marksist devrimci vekile rağmen parlamentonun olağan akışına az da olsa zeval gelmemişse, o vekiller hâlâ burjuva parlamenterler ve burjuva medya/hukuk tarafından “teröristlik” yapmakla suçlanmamışsa; sosyalist vekillik fayda getirmediği gibi, potansiyel devrimciliğin örgütlü yapılara akması açısından da bir kaldıraç özelliği kazanmamıştır. Gelecek günlerde meclis dışında ve sokakta, meclise rağmen bir muhalefet geliştiğini düşünelim; böyle bir muhalefet, meclise vekil yollamış ve sürekli kürsü görüntüleriyle propaganda yapan sosyalist devrimci partilere neden kanalize olsun ki?

Marksist devrimciler, burjuvazinin meclislerine ve vekilliğe nasıl yaklaşmalıdır konusunu yeniden açacak değiliz. Bu konuda Türkiyeli sosyalistlerin de katkısının olduğu zengin bir literatür bulunuyor. Marx’tan, Lenin’den veya Mao’dan yapılan alıntılar savaşına dâhil olacak değiliz. Bu geniş literatürde her görüş kendisine dayanak olacak bir kesit bulabilir: Burjuvazinin ahırı ithamından tutalım da polise ajan düzeyinde çalışan ve aynı zamanda Bolşevik Parti yöneticisi olan Malinovksi’nin Duma’daki vekillik hikâyesine kadar. Fakat herkesin ortaklaştığı görüş, ilkesel olarak boykot veya parlamento savunması yapmak yerine somut koşullara göre tercihte bulunmaktır. Birbiriyle çelişiyor görünen literatür bilgisi bize bunu öğütlemektedir.

*

HDP, Haziran 2018 seçimlerinde bağımsız bir yol izlediğinden sosyalistlere fazladan kafa yorduracak olasılıklar ortaya çıkmamıştı. 14 Mayıs 2023 seçim sürecinde ise, HDP ve devrimci Yurtsever Hareket baş düşman olarak Tayyip Erdoğan’ı belirledi ve mücadelenin sadece bir veçhesi olan seçimlerin meclis ayağında YSP ile meclise girme ve cumhurbaşkanlığı seçiminde Kılıçdaroğlu’nu işaret etme tutumunu benimsedi.

Bunun aksine HDP’li sosyalistlerin çoğunluğu, meclis seçimlerinde YSP adaylarını destekleyeceklerini; ancak cumhurbaşkanlığı seçimlerinde HDP’nin işaret ettiği aday olan Kılıçdaroğlu’nu desteklemeyeceklerini duyurdular. Birçok yapı ‒sanki sözleşmiş gibi‒ önce Cumhur İttifakı’nın gerici ve faşist kimliğini ortaya seriyor; sonrasında Millet İttifakı’nın ve Kılıçdaroğlu’nun ne denli hinoğluhin olduğunu, onların iktidarı altındaki bir Türkiye’de emek sömürüsünün, doğayı talan eden politikaların, kadın cinayetlerinin, dinsel gericiliğin ve sermaye düzeninin sürgit devam edeceğini hatırlatıyorlar. HDP ile ittifak yapan sosyalistler ise ‒TİP haricinde‒ HDP ile tam uyumlu şekilde, meclis seçimlerinde YSP’ye oy vereceklerini, başkanlık seçimlerinde de ‒SMF haricinde‒ HDP’nin işaret etmekte tereddüt etmediği aday olan Kılıçdaroğlu’nu destekleyeceklerini duyurdular; elbette bir şerh koyarak: Kılıçdaroğlu iktidara gelir gelmez, 15 Mayıs’tan itibaren ona soldan muhalefet etmeyi taraftarlarına ve seçmenlerine taahhüt ederek!

HDP’nin ve devrimci Yurtsever Hareket’in tercihleri ve izleyeceği taktik hamleler, dost veya düşman bütün güçler tarafından yakından takip edilen ve etki gücü oldukça yüksek olasılıklara gebe niteliktedir. Buna karşın, HDP’li sosyalistlerin ve HDP ile ittifak yapan sosyalistlerin bırakalım düzen politikasına etki edecek kudreti, kendi üyelerini dahi ikna etmekte zorlandıkları, yazdıkları metinlerin ve yayınladıkları tutum alış belgelerinin ilkesel tavır niteliğinden öteye geçmediği görülmektedir. İlkesel tavır almak geleceği kurmak açısından gerekli olabilir; hatta ilkesel tavırlar orta-uzun vadede kurucu misyon bile taşıyabilirler; ama HDP’li sosyalistlerin savunduğu seçim taktiği, ilkesel sayılmaktan öte devrimcilikle kitlecilik arasında salınan bir yaya benzemektedir. HDP’ye güvenip onlarla yoldaşlık kuruyoruz ve onların taktiklerini benimsiyoruz; ama tam olarak değil: Burjuvazinin adayı olan Kılıçdaroğlu’na Kürt Hareketi işaret etse bile oy verecek halimiz yok! Devrimci tarihimizle gurur duyuyoruz ve siyasetin TBMM’de vekillik yapılarak değil şiddet-politika ile yürütüldüğünün bilincindeyiz; ama tam olarak değil: Kürt Hareketi işaret ettiği için Hasan Cemal’e oy vereceğiz. İki yana da bükülebilen bu yay oldukça tutarsızdır; ne orta-uzun vadede kurucu olabilecek bir ilkesel sekterliğe, kendisini kitleden bilinçli olarak ayıran ve illegal mücadele yoluna niyet eden devrimci iradeye benzemektedir ne de kısa vadede çok önemli sonuçlar doğurabilecek bir iktidar değişikliği/restorasyon sürecine taktik fayda sağlamaktadır.

Başkanlık seçiminde oy vermeyip meclis seçiminde oy vermeyi tercih eden bir çizgi, ‘oy verme davranışını’ genel manada açıkça anlamlı ve önemli buluyordur. Yoksa hiçbir şart altında oy vermeyip radikal devrimciliği sürdürmenin olanaklarına işaret edilirdi. Eğer ‘oy verme davranışı’ anlamlı ve önemliyse, cumhurbaşkanlığı seçiminde oy kullanmama taktiğinin Erdoğan iktidarına yaradığı bilgisi sağır sultanın bile duyduğu, politikaya en uzak kesimlerin bile fark ettiği açık bir gerçekliktir. Öyleyse devrimci yapılar Tayyip Erdoğan iktidarını göze alıyorlar demektir. Hal böyleyse, geçmiş on yıllık örgütsel çürümenin, ezilenlere bir türlü hitap edememe, onlar içinde yayılamama, bir güç olarak var olamama durumunun gelecek beş yıl adına hiç umut vermediğini, yok olma ve bitme tehlikesinin kapıda olduğunu yoğun bir acı ve kaygıyla belirtmek gerekir. Sanırız böyle bir durumda oy verilen vekiller bir başka devrimci varoluşun ‒Devrimci Yurtsever Hareket’in‒ öznel çıkarlarına yardım edebilecektir.

Elbette sosyalist vekillerin (hem HDP’li olanlar hem de HDP ile ittifak yapanlar) misyonunun “elinde mavzer, mavzeri türküye benzer, böyle ölür bizimkiler” olmadığının farkındayız. Ancak mevcut koşullarda, elinde mavzer olanlarla gönül bağı kuran örgütlü devrimciler nezdinde, vekillik düzeyinde bir araç olarak dahi meclisin kullanılamayacağını ifade etmek gerekiyor. Bu imkânsızlığın nesnel ve öznel nedenleri var. Nesnel nedenin en önemlisini yeni rejimin yapısı oluşturuyor. Bu rejimde meclis bütün yetkileri tırpanlanmış ve en demokratik görevleri bile engellenmiş bir Saray aparatına dönüşmüş durumdadır. Mevcut anayasa ve kanunlar yüzünden, parlamentonun radikal demokrasiye veya devrimciliğe imkân açacak bir araç olarak kullanılması mümkün değildir. Diğer ihtimalin, yani olası bir iktidar değişimi sonucunda yönetime gelecek Millet İttifakı’nın yürüteceği restorasyon sürecinin parlamentoyu sosyalistlerin gönlünce kullanmasına müsamaha gösterecek bir serbestiyete olanak vermesi kısa-orta vadede mümkün gözükmemektedir.

Öznel nedenler ise, örgütlü sosyalistler açısından çok daha büyük riskler taşıyor. Erdoğan iktidarda kalırsa faşist politikaları hızlandıracağı, olası bir iktidar değişiminde yerine gelecek yönetimin ise restorasyon görüntüsü altında ‘terörle mücadele’ yöntemlerini pek değiştirmeyeceği açıkça görülüyor. İktidarın devrinin ya hiç olmayacağı ya da olacaksa da çok kolay gerçekleşmeyeceği, sokaklara yansıyacak gelgitler olabileceği beklenmedik gelişmeler sayılmaz. Kürt meselesi mevzu bahis olunca, bir bütün olarak devletin kanlı politikası ve onun karşısında Kürdistan direnişi sürerken bile gerek TC’deki gerekse de Kürt Hareketi’ndeki belli kliklerin, kurulacak olası bir masada tokalaşacak elleri hazırda tuttukları sır değildir. Şüphesiz Kürt Yurtsever Hareketi’nin eli tokalaşmaya da savaşmaya da hazırdır; ayrıca her iki tercih de en doğal haklarıdır.

Elbette yakın gelecekte yeniden bir çözüm masası kurulması ve tokalaşılması ihtimali ne Erdoğan ne de Millet İttifakı cephesinde gözüküyor. Ancak nasıl Tayyip Erdoğan veya Millet İttifakı normalleşme görüntüsüne ihtiyaç duyuyorsa, Kürt Hareketi de normalleşme görüntüsünü meclis üzerinden vermektedir. Normalleşme görüntüsünün ve düşük olasılıkta da olsa bir restorasyon masasının adresi yine meclis olacaktır. HDP’nin üst yönetimi için tercih edilen liberal isimler işte ihtimal dahilindeki bu gelişmeler nedeniyledir. HDP ve devrimci Yurtsever Hareket arasındaki bu olağan ve doğal ilişki, ne yazık ki örgütlü sosyalistler açısından bir kısa devre hali yaratmaktadır. Bu çelişkiden çıkmanın yolu ise oldukça basittir, Kürt Hareketi’nin devlete kafa tutan yüzüne ve liberal görünüm verse de taktiklerine destek ve yoldaş olmak; ancak onların kudretli bir güç olmalarından doğan ve en doğal hakları olan devletle doğrudan temas eden yüzüne ise katılmamak. İşte TBMM ve çeşitli aktüel siyaset mecraları, devletle doğrudan temas eden yüzün en popüler ve medyatik simgeleri arasındadır.

Ali Tekin

Kaynak: Teori ve Politika